Enerji Tüketiminde 1 Türk 4 Japona Bedel!

Haber: yapi.com.tr

http://www.yapi.com.tr/V_Images/2008/haberler/63032.JPGDünyada gelecek 15 yılda enerji talebinin yüzde 50 artacak olması, alternatif enerji kaynaklarının henüz ekonomik olmaması, artan talep nedeniyle enerji fiyatlarının hızlı bir tırmanışa geçmesi ve küresel ısınma nedeniyle ekolojik dengenin alarm vermesi, tüm dünya ülkelerini olduğu gibi ülkemizi de olumsuz yönde etkiliyor. Enerji tüketiminin bu şekilde devam etmesi durumunda, çok değil, 2020 yılında fosil yakıt rezervlerinin yarısının tükenmiş olacağı tahmin ediliyor. Türkiye, enerjiyi OECD ülkeleri ortalamasına göre 2 kat, Japonya’ya göre 4 kat daha verimsiz tüketerek bu kötü senaryoya olumsuz katkıda bulunuyor. Oysa Türkiye, 2020 yılındaki birincil enerji talebini en az yüzde 15 azaltabilecek potansiyele sahip ve bu potansiyel, 2005 yılı fiyatlarıyla yılda yaklaşık 16,5 milyar YTL tasarruf anlamına geliyor.

Ülkemizde kömür, petrol, doğalgaz gibi yenilemeyen ve su, jeotermal, rüzgar, güneş enerjisi gibi yenilebilir enerji kaynaklarını ifade eden birincil enerji kaynaklarının tüketimi, 2006 yılında 99,6 MTEP (milyon ton eşdeğer petrol) düzeyine ulaştı. 2020 yılında ise 2006 yılına göre; sanayide 2,5 kat, binalarda 2 kat ve ulaşımda 2,3 kat daha fazla enerji tüketileceği öngörülüyor. Bununla birlikte mevcut politikaların devamı halinde kişi başına karbon dioksit emisyonunun ise 2,3 tondan 4,8 tona çıkması bekleniyor.

Dünyada artan enerji talebinin karşılanabilmesi için 2005–2030 yılları arasında, 20 trilyon doları aşan yatırıma ihtiyaç duyuluyor. Enerji üretiminden kaynaklanan karbon dioksit emisyonunun 2004–2030 yılları arasında yüzde 55 artacağı gerçeğine karşılık uzmanlar, enerji verimliliği tekniklerinin geliştirilmesi ile bu artışın yüzde 80 oranında azaltılabileceğini öngörüyor. Dünyadaki bu gelişmelerin ülkemize yansıması konusunda, binalarda enerji verimliliğine yönelik toplum bilincinin artırılmasını hedefleyen enverIPAB Projesi yürütücüsü Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE) Proje Müdürü Sebahattin Öz, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Öz, 2020 yılı enerji tüketim projeksiyonlarına göre; Türkiye’de enerji maliyetleri ve tasarruf potansiyeli incelendiğinde, talebi karşılayacak elektrik üretim tesisleri için yatırım maliyetinin 72,5 milyar YTL, iletim ve dağıtım şebekelerinde gerçekleşmesi gereken yatırım maliyetinin ise 11 milyar YTL olduğunu açıkladı. Öz, 2008 yılı enerji talebinin karşılanabilmesi için net enerji ithalatının 46-47 milyar dolar olacağının tahmin edildiğini de belirtti.

Öz, enerji verimliliği ile sağlanabilecek tasarrufa dikkat çekerek, binalarda yüzde 20 ve ulaşımda yüzde 15 tasarruf sağlanırsa, yılda 6 milyar dolarlık petrol ve doğalgaz ithalatının gerçekleştirilmesine gerek kalmayacağının altını çizdi.

Binalarda tüketilen enerji, toplam enerjinin dörtte birini oluşturuyor ve alınabilecek basit önlemlerle enerjiyi verimli kullanmak mümkün… Ülkemizde birim milli gelir başına tüketilen enerjinin 2020 yılına kadar en az yüzde 15 azaltılması sayesinde, aynı miktarda enerji ile daha fazla üretimin önü açılacak, enerji yatırım ihtiyaçları ve ithalat bağımlılığı azalacak. Ayrıca küresel ısınma ile mücadeleye katkı sağlanarak gelecek kuşaklara daha yaşanabilir temiz bir çevre bırakılmasına olanak tanınacak.

Reklamlar

Yahudilerin Tanrısı bahsi

Yahudilerin Tanrısı bahsi

Ali Haydar Haksal

“Abede mi büyük İsrail mi büyük” yazımızda şöyle bir ifadem yer almakta. “Yahudilerin tanrısına mı? Çünkü onların tanrısı da sadece Yahudilerin tanrısıdır.” Bu yazım üzerine öğretim görevlisi bir Musevi vatandaşımızdan aşağıdaki kısa uyarıcı iletisi geldi.

Sayın Ali Haydar Bey,

Yahudilerin tanrısı “yalnız Yahudilerin tanrısı” değildir. Yahudi inancına göre, tüm dinlerde olduğu gibi tanrı tektir ve herkesin tanrısıdır. Ahkam kesmeden önce biraz da dinleri okusanız diyorum.

Bilginize”

[Öğretim Görevlisi bir Musevi vatandaşımız.]

Kendileriyle polemiğe girme niyetinde değilim. Böyle bir amacım da yok. Sayın bayan öğretim görevlisinin adı bizde saklı. Kendilerini hedef göstermek istemediğimiz için saklı tuttuk. Çünkü ülkemizde ve bu ortamda irademiz dışında kimi işgüzarlar çıkmıyor değil. Doğrudan da bir ileti yazmadım. Bu konu izaha muhtaç. Biz niçin bu ifadeyi kullandık ve niçin böylesine bir karşılık aldık? Asıl sorun burada. Elimizin altında, zengin bir kütüphanemiz var çok şükür. Bu genel kütüphane 50 bin cilt dolayında. Herhangi bir araştırma yapmak istediğimde yeterince kaynak kitap bulunuyor. Söz konusu ileti üzerine hemen Kitabı Mukaddes’i aldım. Bazı notlarım olmasına karşın, öylesine tefeül ederek bir bölüm açtım. İlginç bir bölüm ile yüzleştim. İsterseniz bunu sizlerle paylaştıktan sonra benim ifadem yanlış mı doğru mu görecek ve karar vereceksiniz.

Kitab-ı Mukaddes’ten Tanrı adına konuşulan uzun bir bölüm, tamamını alıntılamadan bir kısmını alarak izaha çalışmalıyım.

“Bab 13

Rab bana şöyle dedi: Git, kendine bir keten kuşak al da beline sar, ve onu suya koyma. (…) [Hikâye edilen uzun bir bölümü atlıyorum]

“O zaman bana RABBİN şu sözü geldi. RAB şöyle diyor: Yahudinin kibrini, ve Yaruşalimin büyük kibrini böyle çürüteceğim. Sözlerimi dinlemek istemiyen, yüreklerinin inatçılığında yüriyen, ve başka ilahlara kulluk etmek ve tapınmak için onların ardınca yürümüş olan bu kötü kavm, hiçbir şeye yaramıyan bu kuşak gibi olacak. Çünkü kuşak nasıl insanın beline yapışırsa bütün İsrail evini, ve bütün Yahuda evini kendine öyle yapıştırdım. RAB diyor; yapıştırdım ki, bana kavm ve nam, ve hamt, ve güzellik olsunlar; fakat onlar dinlemedi.

Bundan dolayı onlara şu sözü diyeceksin: İsrailin Allahı Rab şöyle diyor. [altını ben çizdim. A. H. H.]Her tulum şarapla dolacak. Ve sana diyecekler. Her tulumun şarapla dolacağını biz pek iyi bilmez miyiz? O zaman onlara diyeceksin: RAB şöyle diyor: İşte bütün bu diyarda oturanları Davud tahtı üzerinde oturan…”

[Kitabı Mukaddes / Yeremya/ BAB 13, İstanbul, 1981, s. 736, 737]

Bir tevafuk eseri karşımıza çıkan bu bölüm bizi nasıl da doğruluyor. Bunun üstüne yeni bir yorum yapmamıza gerek var mı? Bu metni Kur’an’daki herhangi bir âyet ile karşılaştırın nasıl bir farkın ortaya çıktığı görülecek. Fatiha suresinin ilk âyeti “Hamd âlemlerin Rabbi” ifadesiyle başlar. Sadece bir kavmin Rabbi değil, insanların değil, bütün kozmik âlemi içine alan bir ifade. Bundan sonrasını tartışmaya gerek yok. Biz gene de Fatiha suresi, kısa olduğu için tamamını alıntılayalım.

“Fatiha Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1-3) Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve Din gününün maliki olan Allah’adır. 4) Biz yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz. 5-7) Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.”

Kıyı kanunumuz kamuya ne kadar yararlı?

 

8 Ağustos 2008

NURTAÇ TOK / Birgün

Kıyılar tarih boyunca toplulukların gözde yerleşim merkezleri olmuşlardır. İnsanlığın suya olan gereksinimi kıyı kentlerinin önemini arttırırken, kıyılardan yararlanma şekilleri uygarlıkların gelişmesi ile çeşitlenmiş ve kıyıların arttırılamaz kaynaklar olması bu alanlardaki kentleşme sorunlarını da beraberinde getirmiştir.

http://77.92.154.217/w/wp-content/uploads/2008/08/acc_res1.jpgkıyı

Dört ayrı denize kıyısı bulunan ülkemiz doğal, tarihi zenginlikleri ve turizm potansiyelleri ile dünyanın sayılı ülkeleri arasındadır. Ancak yasalardaki eksiklikler ve çelişkiler ve bunlardan dolayı uygulamada yaşanan sorunlar, yerel yönetimlerin denetim ve yaptırımlardaki yetersizlikleri, yanlış uygulamaları nedeni ile kıyılarımız her geçen gün tahrip edilmektedir. Özellikle yazlık ev kullanımı ve çok yıldızlı otellere artan talebin baskısı her biri cennet sayılabilecek kıyılarımızı tahrip etmeye devam ediyor. Kıyılarımızın çoğu kıyı yapılaşmaları adına sistemsiz, sağlıksız, talana yönelik yaklaşımlarla yok ediliyor. Yeşil ve mavinin sonsuz güzelliklerinin buluştuğu kıyı kentlerimiz, bilinçsizlik, kültürel yetersizlik ve rantın da beraberinde getirdiği yapılaşmalarla tükenmek üzere olduğunun alarmını veriyor. Kıyılarımızda yaşanan yağmanın boyutunun her geçen gün artması, güçlü ve kararlı bir “Kıyı Kanunu” olmayışından kaynaklanmaktadır. Bu yazı, bu tahribatın önüne geçemeyen kıyı mevzuatının bir eleştirisi niteliğindedir.

Tarihsel değerlendirme
Ülkemizde kıyının kullanımı ile ilgili Cumhuriyet döneminde 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanundaki “Sahipsiz şeyler ile menfaat-ı umuma ait mallar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” ibaresi ile kıyıların herkese açık alanlar olduğu ilkesi benimsenmiştir.

Deniz, göl, akarsu kıyıları ile bu yerlerin devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinde planlama ve yapılaşmaya ilişkin yapılan ilk yasal düzenleme ise 11.07.1972 tarih ve 1605 sayılı kanunla 6785 sayılı İmar Kanunu’na eklenen 7–8. maddelerle olmuştur. Bu maddelerle kıyı alanları da imar düzenine dahil edilmiştir.

1982 Anayasası dönemine kadar olan Anayasa’lar doğrudan doğruya kıyılara ilişkin bir düzenleme getirmemişlerdir. 1982 Anayasasının 43. maddesi ile kıyıların kamu yararına kullanımı ilkesi tescil edilmiş, bu madde ile “Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikli kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir” hükmü getirilmiştir.

Bu dönemden sonra deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile ilgili hükümlerin tek bir kanunda düzenlenmesi gerektiğine dair Anayasa hükmü 27 Kasım 1984 tarihli ve 3086 sayılı Kıyı Kanunu ile gerçekleşmiştir. Bu bağlamda 3086 sayılı “Kıyı Kanunu” özünde çeşitli yaptırımlar oluşturulmuş, gelecek nesillerin de kıyılardan ve onun doğal güzelliklerinden yararlanma olanağı ve koşulları belirlenerek “Eşit Yararlanma İlkesi” getirilmeye çalışılmıştır. Kanunun 4. maddesi ile kıyı çizgisi, kıyı ve sahil şeridi gibi kavramlara yer verilmiş ancak kıyı kenar çizgisinin tanımı yetersiz bırakılmıştır. Ayrıca Kanunun 6. maddesinde “…faaliyetlerinin özelliği gereği, tersane, fabrika, santral, su ürünlerine dayalı tesisler, gemi sökme yeri vs. kıyıda zorunlu tesisler ile eğitim, spor veya turizm amaçlı tesisler yapılabilir” denmektedir. Bu ifadede yer alan “faaliyetlerin özelliği gereği” deyimi her anlama veya gayeye çekilebilecek bir ifadedir. Son olarak 13. maddede “sahil şeridinde toplumun yararlanmasına ayrılan yerlerde yapılanma izni verilebilmesi için bu niteliğin tapu kütüğünün beyanlar hanesine işlenmesi mecburidir” denilmektedir. Bu ifadede yer alan “toplum yararlanmasına ayrılan yerlerde yapılanma” tabiri belirsiz ve Anayasanın 43. maddesi ile uyumsuz olarak değerlendirilmiştir. Geçici 2. maddenin birinci fıkrasında yer alan “1972 yılından önce kıyıda doğmuş özel mülkiyete konu yapılar için imar affı” uygulaması da Anayasa’ya aykırı bulunmuştur. Bu kanun yaklaşık 1,5 yıl yürürlükte kalabilmiş ve Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir.

Kıyı kanunu
Bu iptalden sonra 1990 tarihine kadar olan yaklaşık 4 yıllık dönem Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yayınlanan genelge ile doldurulmaya çalışılmıştır. 17.04.1990 tarih ve 20495 sayılı resmi gazetede yayımlanan 3621 sayılı Kıyı Kanunu ve Kanunun uygulanmasına dair 03.08.1990 tarih ve 20594 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Uygulama Yönetmeliği ile Kıyı Kanunu günümüze kadar uygulanan son halini almıştır.

Kanunun amacı; deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin devamı niteliğinde olan sahil şeritlerinin, doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma özelliklerini belirlemek ve deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ilişkin düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yararına yararlanma olanaklarını, şartlarını ve esaslarını belirlemektir.

3621 sayılı Kıyı Kanunu ile kıyı bölgelerinin açık ve kesin bir tanımını yapmak, bu bölgelerin kullanımına ilişkin yöntemlerle korunmasına yönelik araçları belirtmek, kıyı bölgelerinde yapılabilecek fiziksel değişikliklere ilişkin sınırları saptamak konusunda adımlar atılmıştır.

Kıyı Kanunu ve Uygulama Yönetmeliğinde; kıyı, kıyı-kenar çizgisi, kıyı çizgisi, sahil şeridi ile dar kıyı, toplumun yararlanmasına açık yapı kavramlarının tanımlamaları yapılmaktadır:
Kıyı Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda taşkın durumları dışında, suyun karaya değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgiyi,
Kıyı-Kenar Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını,
Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi ararsındaki alanı,
Sahil Şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100metre genişliğindeki alanı,
Dar Kıyı: kıyı kenar çizgisinin kıyı çizgisi ile çakışmasını,
Toplumun Yararlanmasına Açık Yapı: Mevzuata göre tespit ya da tasdik edilmiş kural ve ücret tarifelerine uygun biçimde, getirdiği kullanımdan belirli kişi ya da topluluklara kullanım hakkı tanımaksızın yararlanmak isteyen herkese eşit ve serbest olarak açık bulundurulan ve konut dokunulmazlığı olmayan yapıları ifade etmektedir.

Ancak tanımlamalar yapılırken kıyı çizgisinde suyun doğal hareketleri (taşması, geri çekilmesi…) hesaba katılmamış, kıyı-kenar çizgisinin belirlenmesinde de yalnızca suyun hareketleri kriter olarak belirlenirken doğa koşulları (rüzgar, toprak kayması… gibi) göz önüne alınmamıştır.

Kanuna göre; kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunun sonucu olarak da kıyıların özel mülkiyete konu olması düşünülemez. Anayasa kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu belirttikten sonra buralardan yararlanma imkan ve olanaklarının kanunla düzenleneceğini belirtmiştir.

Kanunun 5. maddesine göre “Kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.” idare bu kanun ve Anayasa’nın ilgili hükümleri karşısında kıyılardan yararlanmada eşitlik prensibine aykırı işlem tesis edemez. Vatandaşlık şartı aranmaz. Buralarda özel yararlanma kamu yararı ile sınırlandırılmıştır. Kıyılardan yararlanma belli bir süre de olsa yasaklanamaz ve izin alma şartına bağlanamaz. Kanuna göre Askeri yasak bölgeler ve güvenlik bölgeleri bu şartların dışında tutulmuştur.

Kıyının korunmasına ve yapı yasağına ilişkin olarak, kıyıyı değiştirecek boyutta kazı yapılamayacağı, duvar, tel, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık gibi benzeri engeller oluşturulamayacağını, kum, çakıl vb. alınıp çekilemeyeceği Kanunun 6. maddesi ile belirlenmiştir. Buna karşılık, yine aynı maddede kıyıda uygulama imar planı kararı ile iskele, liman, barınak, yanaşma yeri, rıhtım dalgakıran, köprü gibi kıyının kamu yararına kullanımı ve kıyıyı korumak amacına yönelik alt yapı tesislerinin yapımına izin verilmektedir. Uygulama İmar planı yapılacak alanlarda yatay olarak 20m genişliği, hatta kanunun geçici maddesi ile daha önceki uygulama imar planındaki ölçüler dikkate alınarak en az 10m’den itibaren sahil şeridinde yapılaşma kabul edilmektedir. Toplum yararına açık olmak şartı ile konaklanmayan ancak günü birlik turizme yönelik yapı ve tesisler yoluyla da bu alanların kullanılabileceği belirtilmektedir.

Ayrıca Kanunun 16. maddesi ile 11 Temmuz 1992 tarihinden önce uygulama imar planı veya mevzii imar planı bulunan, mevzuata uygun olarak yapılmış, en az su basmanı seviyesine kadar inşaatı tamamlanmış ve Kanunda belirlenen kısmi yapılaşma koşullarını sağlayan yerleşmelerde bu tarihten önceki kazanılmış hakların korunduğu ve imar planı hükümlerinin geçerliliğinin söz konusu olduğu belirtilmektedir. Bu madde ile kıyı kullanımında yasanın yapılış amacındaki kamu yararı, kıyı kullanımındaki eşitlik ilkeleri dar bir anlam kazanmakta ve kıyı yerleşimlerinde betonlaşmayı kolaylaştıracak bir hüküm olarak görülmektedir.

Kanunun 16. maddesi ile ilk 50m de yapı yapılabileceği belirli şartlara bağlanırken, bu alanlardaki yapılaşma koşulları Kanunda açıklık kazanmamıştır. Bu durum yerel yönetimlerin uygulamada önemli problemlerle karşılaşmasını bir sorun olarak karşımıza çıkartmaktadır.

Bir diğer önemli konu ise kıyı kenar çizgisinin tespiti ve uygulamasında karşılaşılan sorunlardır. Kıyı yasasının uygulanmasında kıyı kenar çizgisinin tespit edilmesi özel bir önem taşımaktadır. Kıyı kenar çizgisi, hem kıyıyı hem de sahil şeridini belirlemede temel unsurdur. Kıyı kenar çizgisi Valiliklerce kamu görevlilerince oluşturulacak en az 5 kişilik bir komisyon (jeoloji mühendisi, jeolog veya jeomorfolog, harita ve kadastro mühendisi, ziraat mühendisi, mimar veya şehir plancısı ve inşaat mühendisi) ile güncel halihazır paftalar üzerine işlendikten sonra Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca imzalandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Buradaki başlıca sorunlar; ülkemizdeki bir çok yerel yönetimin güncel halihazır paftalarına sahip olmaması ve kıyı kenar çizgisini belirleyecek olan kamu görevlilerinden oluşan komisyonunun bilgi ve birikimlerinin farklılık göstermesidir. Ülke genelinde bir standardın oluşturulabilmesi için komisyon üyelerine yönelik eğitim seminerlerinin düzenlemesi gerekmektedir.

Kıyılar ve kamu yararı
Yukarıda belirlenen sorun ve aksaklıkların giderilebilmesi, Kıyı Kanunu ve Uygulama Yönetmeliğinden gelen eksikliklerin ortaya konması, kıyılarımızın korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması, kıyı kenar çizgisinin doğal ve bilimsel kriterlere uygun olarak tespit edilmesi, verimli, sürekli ve uygulanabilir bir kıyı planlamasının yapılabilmesi konularında yeni fikirler ve öneriler getirilerek bunların uygulanması yolunda önemli adımlar atılabilmesi için, uygulayıcı kuruluş olan Bayındırlık Bakanlığı ile başta Kıyı Alanları Türkiye Milli Komitesi olmak üzere üniversitelerimiz, ilgili meslek odaları ve sivil toplum örgütleri arasında etkin bir işbirliği ve bilgi alış verişinin sağlanması gerekmektedir. Başta da belirtildiği gibi kıyı alanlarımız kıt kaynaklardır, arttırılması mümkün değildir. Bu alanların gelecek nesillere aktarılabilmesi için toplum bilincini de aşılamamız gerekmektedir. Geri dönüşü imkansız noktalara gelinmeden kıyı alanlarının bütüncül yapılacak planlar ile düzenlenmesi gerekmektedir. Ülkemizde ne yazık ki parçacıl yaklaşımlarla kıyı alanlarında planlamalar yapılmış olup atılan adımların pek çoğu bugünü kurtarmak ve oy adına yapılmıştır.

Doğal kaynaklarımızın gün geçtikçe azaldığı, kirletildiği ve gelecek nesiller dikkate alınmadan tüketildiği göz önüne bulundurulursa uygulamada yaşanan aksaklıkların giderilmesi konusunda yerel yönetimlere de bir hayli iş düşmektedir. Yapılacak olan yatırımların, oy kaygısı güdülmeksizin, Kıyı Kanunu’nda da vurgulandığı gibi “Kamu Yararı” ilkesi özümsenerek yapılması gerekmektedir.

 

 

‘Su tasarrufunda örnek kent olduk’

 

9 Ağustos 2008

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir’de faaliyet gösteren 9 rotary kulübünün davetlisi olarak katıldığı toplantıda, kentin su konusundaki durumunu ve yapılan çalışmaları anlattı. Davetlilerin sorularını da yanıtlayan Başkan Kocaoğlu, Büyükşehir Belediyesi’nin en fazla önem verdiği konulardan birinin, kente temiz ve sağlıklı su vermek olduğunu söyledi.

http://77.92.154.217/w/wp-content/uploads/2008/08/kocaoglu.jpg!cid_image001_jpg@01C8FB98 Kocaoğlu, küresel ısınma ve kuraklık tehdidine karşı Türkiye’de ilk olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin harekete geçtiğini belirterek, “Kente yeni 5 baraj kazandırılması ve yeni kuyuların açılması ile ilgili projelerimizin takipçisi olduk. 2 yıl önce başlattığımız su tasarrufu kampanyasında, Türkiye’ye örnek gösterildik. Bütün olumsuz koşullara rağmen, kente 24 saat kesintisiz su verdik” dedi.

ÖZEN GÖSTERDİM

Başkan Kocaoğlu, son dönemde başlatılan İzmir’in suyuna ilişkin polemikleri ise şöyle değerlendirdi:

“4.5 senedir hükümetle, devlet bürokrasisiyle ve genel müdürlüklerle ilişkilerimde, bu kente bir çivi fazla çakabilmek için, fazladan bir iş daha yapabilmek için, hep aşırı özenli ve titiz davrandım. Sudaki son gelişmelerin ardından, Ankara’ya gidip üç bakanımızla görüştüm. Sorunlarımızı paylaştık, çözüm yolları aradık. Gündemimizde de inşaatı halen süren Gördes Barajı’nın isale hattı ve arıtma projesi var. Diğer metropollere, Ankara’ya ve İstanbul’a ne destek veriliyorsa, İzmir’e de aynısı sağlanmalı. İzmir halkı olarak bunu isteme hakkımız olduğunu düşünüyorum.”

Kocaoğlu, yeni bağlanan ilçe ve beldelerde 45 milyon YTL’lik yatırımla 885 kilometrelik içme suyu borularının yenilendiğini, arıtmalardan çıkan suyun tarımda kullanılacağını sözlerine ekledi.

Kaynak: Yeni Asır

 

Grönland buzulunda 120 bin yıl yaşadı

06-08-2008, Çarşamba
kaynak:güncelnet
AA

Araştırmacılar, Grönland adasındaki buzulun içinde 120 bin yıl hayatta kalan bir bakteri türü buldu.
Pensilvanya Üniversitesi araştırmacıları, 120 bin yıldır Grönland buzulunun içinde yaşayan bir bakteri türü keşfetti.

TÜBİTAK tarafından yayımlanan Bilim ve Teknik Dergisi’nin Ağustos sayısındaki habere göre, araştırmacılar, Grönland buzullarının yaklaşık üç kilometre derininden çıkardıkları buz örnekleri içinde son derece küçük, bugüne kadar tanımlanmamış bir bakteri türü keşfetti.

Bakterinin, normal boyutlarda bakterilerin geçemediği en ince gözenekli filtrelerden bile geçebilecek kadar küçük olmasının, bu kadar olumsuz koşullarda hayatta kalabilmesini açıkladığı belirtildi.

Genetik olarak deniz çamurunda, bitki köklerinde ve balıklarda bulunan bazı bakterilerle ilişkilendirilen ve "Chryseobacterium greenlandensis" adı verilen bakteri, kutup buzullarında keşfedilen 10’uncu bakteri türü oldu.

Bakterinin, 120 bin yıl önce oluşmuş buzul tabakasının içinde, düşük sıcaklık, eksik oksijen, yüksek basınç ve yetersiz besin koşullarında hayatta kalmayı başarması, yaşamın böylesi aşırı koşullarda nasıl sürdüğünün araştırılmasına olanak sağlayacak.

Balık bebek dünyaya geldi

İskenderun’da dünyaya gelen balık bebeğinin yaşama şansı çok düşük. (Fotoğraf: AA)
07-08-2008, Perşembe
Kaynak güncelnet
AA

300 bin doğumda bir görülen ”balık bebek” dünyaya geldi. Yaşama şansının çok düşük olduğu belirtildi.
Hatay’ın İskenderun ilçesinde dünyaya gelen ve 300 bin doğumda bir görülen ”balık bebek”in yaşama şansının çok düşük olduğu bildirildi.

İskenderun Doğum ve Çocuk Bakımevi Hastanesinde dünyaya gelen Hasan ve Bahar Kalkan çiftinin kız çocuklarının, hayati tehlike kaydıyla sevk edildiği Çukurova Ünversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde tedavisine başlandı. ÇÜ Tıp Fakültesi Neonatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejat Narlı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, dün akşam saatlerinde hastanelerine getirilen bebeğin yeni doğan yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alındığını söyledi.

"300 BİN ÇOCUKTA BİR GÖRÜLÜYOR"

Narlı, bebeğin, 1 ay erken ve annenin ilk gebeliğinden dünyaya geldiğini belirterek, ciltte ağır bir hastalık oluştuğu ve bu hastalığın kalıtsal bir özellik gösterdiğini ifade etti. Vakanın her 300 bin doğumda bir görüldüğünü vurgulayan Narlı, şunları söyledi:

”Ciltteki yağ içeriğinin değişmesine bağlı olarak cildin normal yapısı bozuluyor ve çocuk normal cilt fonksiyonlarına sahip olmadan dünyaya geliyor. Bu vakanın değişik tipleri var ancak en ağırına bu bebekte rastladık. Cilt çok hassas olduğu için en büyük tehlike enfeksiyon. Genellikle bu tip vakalarda çocukları enfeksiyondan kaybediyoruz.”

Narlı, cilt yapıları farklı olduğu için bu tip bebeklerin ‘balık bebek’ olarak adlandırıldığını vurgulayarak, ”Bu bebekler gözlerini balık gibi kapatamaz. Ayrıca bu bebeğin kulakları gelişmemiş, parmakları anormal bir şekilde küçük, ciltte yarıklar oluşmuş ve düz, parlak bir cilde sahip” dedi. Bebeğin yaşama şansının çok düşük olduğunu anlatan Narlı, şuanda bebeğin sıvı, tuz kaybını gidermeye ve enfeksiyondan korumaya yönelik tedbirler aldıklarını söyledi.

Narlı, ayrıca bu tür hastaların ailelerin genetik danışmadan geçirilmemesi gerektiğini belirterek, gelecekte sorun yaşanmaması için ailenin genetik özelliklerinin araştırılmasını istedi.

Türkiye nasibini alıyor

Çiftçinin yeni gözdesi

Kuraklık, susuzluk derken, tarım yapılabilen arazi azalıyor. Bu durumdan Türkiye’de nasibini alıyor.
Dünyanın son dönemde odaklandığı en önemli sektörlerden biri tarım. Kuraklık, susuzluk derken, tarım yapılabilen arazi azalıyor. Bu durumdan Türkiye de nasibini alıyor ve çiftçi tarlasını sulayabileceği oranda su bulamıyor. İşte bu noktada, damla sulama yöntemi kendini gösteriyor.

Damla sulamanın avantajlarını gören çiftçiler de bu yönteme geçmeye başlıyor. Damlama sulama sisteminde bir boru hattı boyunca gelen su, bitkilerin kök bölgesine veriliyor. Su toprağın sürekli nemli kalmasını sağlıyor. Böylece bitki strese girmiyor ve verim daha da artıyor.

Bu yöntemde bitkinin istediği su, istediği zaman ve sıklıkta veriliyor. Böylece açık sulama sisteminde kullanılandan çok daha az suyla yüksek verim elde ediliyor.

Damla sulamada bir dekar alanı 5 ton su ile sularken, salma sulamada bir dekar alanı en az 50-60 ton su ile sulamanız gerekiyor. Bu sulama yöntemiyle en verimsiz toprakta dahi tarım yapılabiliyor.

Damla sulamada gübre ve ilaç suyla birlikte veriliyor. Bu da gübre ve ilaçtan yarı yarıya tasarruf sağlıyor. Su sadece bitkinin ihtiyacı olan bölgeye verildiği için, erozyon ve toprak kaybı da önleniyor.

Ayrıca bu sulama yönteminin işçilik maliyeti, diğer sulama yöntemlerine göre çok daha düşük.