RENKLERİN ÖNEMİ

*Yapılan son çalışmalar, günlük olarak 5 ve üzerinde renkli sebze ve meyve
tüketiminin sağlıklı yaşam için çok önemli olduğunu kanıtladı. Sebze ve
meyvelerin sağladıkları vitamin, mineral, posa ve fitokimyasallar ile
sağlığı geliştirdikleri, yaşlanmanın neden olduğu etkileri önledikleri,
kanser ve kalp hastalıkları riskini azalttıkları belirlendi. İşte renklerine
göre besinler ve yararları:

BEYAZ
Beyaz renkli besinler LDL kolesterolü düşürüp, kalp hastalıkları riskini
azaltıyor. Muz, armut, karnabahar, sarımsak, soğan, mantar, patates gibi
beyaz renkli besinleri tüketerek kalp hastalıkları riskinizi minimuma
indirmeniz mümkün.

MAVİ VE MOR

Mavi ve mor renkli besinler etkisini en çok hafıza üzerinde gösteriyor. Bu
renkteki gıdalar pek çok kanser türüne (başta prostat kanseri olmak üzere)
yakalanma riskini azaltıyor. Dolaşım sisteminin korunmasına ve sağlıklı
yaşlanmaya da yardım ediyor. Erik, siyah üzüm, patlıcan, böğürtlen, incir,
yaban mersini, lahana gibi besinleri yoğun tüketmeye özen gösterin
uyarısında bulunuyor uzmanlar.

**SARI VE **TURUNCU
*
*Sarı ve turuncu renkli besinler bağışıklık sisteminin güçlenmesini
sağlıyor. Göz ve kalp hastalıklarına karşı kalkan oluşturuyor. Portakal,
şeftali, mango, kavun, havuç, ananas, üzüm, balkabağı, kayısı, sarı elma,
mısır bu renk besinler arasında.

YEŞİL

Yeşil renkli besinler kemikleri koruyor, dişleri güçlendiriyor, göz
sağlığına zarar gelmesini önlüyor. Bazı kanser türlerine yakalanma riskini
de azaltıyor. Yeşil renkli gıdalar arasında kivi, ıspanak, brokoli, brüksel
lahanası, marul, lahana, avakado, yeşil elma, salatalık, biber, taze soğan,
roka gibi besinler yer alıyor.

**KIRMIZI
Domates, kırmızı elma, çilek, karpuz, ahududu, kiraz, turp gibi kırmızı
besinler sağlık açısından oldukça önemli. Kırmızı renkli besinlerin
Alzheimer hastalığından korunmada başrolü oynadığı artık kanıtlandı. Kırmızı
besinler, kalbin kan akımını düzenliyor ve üriner sistemin sağlığını da
koruyor.*

Evsiz Kuslara Bile Ev Yapan Millet!

Evsiz Kuslara Bile Ev Yapan Millet!

“Atli kulturun kilicli cocuklari” atalarimiz, derin bir doga sevgisi ile doluymus.

Otaginin uzerine yuva yapan guvercinler icin cadirini birakip savasa giden, miraslarindan bir bolumunu sokaktaki hayvanlara birakan, sadaka niyetine kus azat edenler de onlar. Bugunku halimizse, gecmisimizle kiyaslanamaz…

Insan olarak bundan 150 sene oncesine gore ne durumdayiz? Cevap cok aci: Maalesef bugun millet olarak atalarimizin cok gerisindeyiz. Cunku doganin sade bir uyesi olmaktan cikip, yirtici birer canavara donustuk. Bu halimizle de atalarimizdan cok geriye dustuk. Bizim atalarimiz oyle bir doga sevgisi ile doluydu ki agacta, kusta, suda, kayalarda bile kutsallik gorur; onlari kutsar; onlarla bir arada yasamaktan derin mutluluk duyardi. Bu yuzden kuslar icin bile evler yaparlardi. “Serce saray, kus kosku, kus evi” gibi adlar verilen bu evler; ozenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuscasina yapilirdi. Camilerde, mezar yapilarinda, kosklerde ozenle yapilmis; havalandirmasi bile dusunulmus bu minyatur yapilar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyac sahibi olanin ihtiyacini gidermek, caresizlere el uzatmak Turk milletinin en asli ibadeti olarak one cikmisti.

YILANA BILE DOKUNMA

Sanat tarihcisi Malik Aksel bakin daha yakin zamanlara kadar atalarimizin yasadigi evleri nasil anlatiyor: “Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yasarlardi. Kediler davetsiz misafirlerdi. Kopekler hakkinda hadis oldugu icin eve sokulmazdi. Fakat sokakta bunlara ekmek dogranir, hatta adaklar dahi adanirdi. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu koselerini doldururlardi. Temel yilanina dokunulmaz, goruldugu zaman “Sahmelek veya Sahmaran basi icin bana dokunma” denir. Iyi, kotu her turlu hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gosterilir, ayri ayri konuklanirdi. Agaclarin tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardi. Cati aralarinda kirlangiclar, bos tavanlarda orumcekler! Sayet orumcekler alinacak olursa ogleden evvel alinmalarina dikkat edilir, ogleden sonra baska yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kus yuvalarina el degdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanin gunahi buyuktu. Leylek ugurludur. Sicak memleketlerden geldigi icin kendisine hacilik kondurulmustur. Kumru ve guvercinler kafeste beslenemezler yahut bunlari kafeste beslemek gunah sayilirdi. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi otucu kuslar boyle degil. Papagan, dudu kusu, muhabbet kusu ise kibar ev ve konaklarin kuslariydi.”

YABANCILAR OVGUYLE ANLATIYOR

Atalarimizin hayvanlara karsi gosterdigi sevgi ve ilgiyi Avrupali gezginler hayret ve hayranlikla anlatmislardir. Iste onlardan bir demet:

Once 1555’te Istanbul’a gelen Avusturya Elcisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bolum: “Bizim mahallenin civarinda bir yerde gur yaprakli dallarini etrafa yaymis buyuk bir cinar agaci var. Bazen, kuscular, yanlarinda bircok kucuk kus oldugu halde bu cinarin alina gelip oturuyorlar. Gelip gecenler de onlara para vererek kuslari aliyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuslar cogunlukla cinarin yapraklari arasina konarak kanatlarini cirpiyor, sevincle civildasiyorlar, adeta esaretten kurtulmalarinin heyecanini yasiyorlar. Onlari serbest birakmis olan Turkler de bu manzarayi gorerek aralarinda soyle konusuyorlar: “Bak nasil seviniyor, minnetlerini nasil dile getiriyorlar”. Civiltilari kirlari dolduran kucuk kuslari oldurmek soyle dursun, onlari hurriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kisim Turkler asla razi olmazlar.

Diyebilirim ki Turk atlari kadar insana yakin bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakicilarini hemen tanirlar. Turkler atlari terbiye ederken onlara cok sefkatli davranirlar. Koyluler taylari incitmemek icin ellerinden geleni yapiyorlar, evlerinin icine kadar sokuyorlar, yemek sofralarina bile aliyorlar, seviyorlar, oksuyorlardi. Taylari adeta cocuklariyla bir tutuyorlardi. Kotu nazarlardan onlari korumak dusuncesiyle boyunlarina gerdanlik gibi bir muska takarlar. Zira Turkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onlari hep oksayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanirlar. Mecbur olmadikca sopa veya kirbacla vurmazlar.”

S OKAK HAYVANLARINA MIRAS BIRAKANLAR

1655-1656’da Turkiye’ye gelen Fransiz Jean Theveot da ayni gorusleri dile getirmektedir: “Turklerin iyilikseverligi hayvanlara ve bu arada kuslara kadar ulasir; her gun bircok kimse pazarlara kus satin almaya gider ve bunlari serbest birakirlar. Soylediklerine gore bu kuslarin ruhlari, kiyamet gununde Tanri huzurunda olanlarin iyiliklerine sahitlik edecekledir. Bir hayvanin aci cekmesinden istirap duyarlar, tavuklarini kesmek istedikleri zaman onlara fazla istirap vermemek icin baslarini bir darbede keserler; eger onlarin, Fransizlarin yaptiklari sekilde oldurulduklerini gorselerdi yapana birkac sopa atmaktan kendilerini alamazlardi.

…Olen bazi kimseler mallarini haftada birkac defa kopek ve kedileri beslemek uzere birakirlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek icin sadakatle ve dindar bir sekilde bunu yapan firinci ya da kasaplara paralarini birakirlar ve her gun yaninda et tasiyan insanlarin kopek ya da kedileri cagirarak bu hayvanlari cevresine toplayip onlara parcalar halinde bunlari atmasi hos bir seydir.”

MUBAREK GUVERCIN HACI LEYLEK

18. yuzyil Turkiye’sini ayrintilarla veren Leydi Montague guvercinlerle leylekleri anlatirken diyor ki: “Burada masumiyetlerinden dolayi guvercinlere dindarca bir hurmet besliyorlar. Bu yuzden adetleri gun gectikce artiyor. Leyleklere de ayni saygi gosteriliyor. Cunku bunlarin her kis Mekke’yi ziyarete gittiklerine inaniyorlar. Velhasil bunlar Turk Imparatorlugu’nun en bahtiyar tebaasi. Zaten onlar da imtiyazlarini fark ettikler icin sokakta rahatca dolasiyor, evlerin ust katlarina yuva yapiyorlar. Evlerine yuva yapilan halk kendilerini sansli sayiyorlar. Butun sene ne yangina ne de vebaya ugramayacaklarina inaniyorlar. Odamin penceresinde bu ugurlu yuvalardan bir tane bulundugu icin ben de bahtiyarim.”

TAHTA KUS EVCIKLERI

19. Yuzyil yazarlarindan Gerard de Nerval’den su not da ilginc: “Tekkenin bahcesine girdigimizde is goren dervislerin aksam yemegini verdikleri bu hayvanlardan pek cogunu gorduk. Bunun icin cok eski ve cok sayida vakiflar var. Akasya ve cinar agaclari dikilmis olan bahcenin duvarinda, konsollar gibi belli bir yukseklige asilmis, boyali, oymali kucuk tahta evcikler vardi. Bunlar, kuslar icin yapilmis evciklerdi ve serbestce ucusan kuslar gelip bu barinaklara sahip cikiyorlardi.”

Istanbul kanatlar altinda

19. yuzyilin yazar ve gezgini Edmondo de Amicis Istanbul’un kuslarini soyle anlatiyor: “Turklerin cok sevip koruduklari her cinsten sayisiz kus sayesinde Istanbul’un kendine mahsus bir nesesi ve zarafeti vardir. Camiler, korular, eski surlar, bahceler, saraylar, her sey sarki soyler, dem ceker, civildar, oter, sakir; her tarafta kanatlarin temasi hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardir. Serceler evlere cesaretle girip cocuklarla kadinlarin ellerinden yem yer; kirlangiclar yuvalarini kahve kapilarinin ustune, carsi kubbelerinin altina yapar, sultanlarin veya sahislarin hayratlariyla beslenen sayilamayacak kadar cok guvercin surusu kubbelerin sacaklari boyunca ve serefelerin etrafinda beyazli siyahli halkalar meydana getirir; martilar sevincle ucusur, binlerce kumru mezarlik servilerinin arasinda sevisir; Yedikule’de kargalar oter, akbabalar daire cizerek ucar; deniz kirlangiclari uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasinda gidip gelir ve leylekler issiz turbelerin uzerinde lak lak eder. Turkler icin bu kuslarin her birinin guzel bir manasi veya hayirli bir tesisi vardir. Kumrular sevdalari korur, kirlangiclar yuva yaptiklari evleri yangindan muhafaza eder, leylekler her kis Mekke’ye hacca gider, deniz kirlangiclari muminlerin ruhlarini cennete goturur. Boylece minnet hissiyle ve dindarlikla Turkler kuslari himaye edip beslerler, kuslar da onlarin evlerinin etrafinda, denizin ustunde ve mezarlarin arasinda senlik eder. Istanbul’da, her yerde insanin basinin uzerinde, dort bir tarafta kuslar vardir, sehre koy nesesi dagitan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek icinizi serinleten civil civil suruler size soyle bir dokunup gecer.”

Dogayla uyum

Velayetname’de anlatildigi uzere; Haci Bektas Veli Anadolu’ya gelirken atalarimizin en mazlum yaratik gordugu guvercin donuna girmistir. Bunun da ayri bir hikayesi vardir. Ayni bicimde 1140’larda bir savasa giderken Selcuklu Sultani Sencer’in otaginin uzerine guvercin yuva yapar. Sultan bunu gorunce otagini orada birakir ve basina da gozculer diker. Ta ki yavrular cikar, ucarlar; otag oyle sokulup goturulur. Iste bizim atalarimiz bunlardi… Atli kulturun kilicli temsilcileri; binlerce yil Avrasya’ya egemen olmuslarsa bunu kilic gucunden degil doga ile olan bu uyumlarindan saglamislardir. Bugun onlarin torunu olan bizler ise hayvanlari, bocekleri, bitkileri yok etmek icin muthis bir yaris icindeyiz. Atalarimizin cok cok gerisine dustugumuzu acaba anliyor musunuz?

Uskudar’da kedi hastanesi

Prusya’da genelkurmay baskanligi da yapmis olan General Von Moltke ‘Turkiye Mektuplari’nda sunlari yaziyor: “Turkler hayirseverliklerini hayvanlara karsi bile gosterirler. Uskudar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazit Camisi’nin avlusunda da guvercinler icin bir bakim yeri vardir. Yoksul Muslumanlar bile olenlerin mezarini, canlilar icin hayra vasita etmeye calisirlar; bircok mezar taslarinin alti bir yalak seklinde oyulmustur, buraya yagmur sulari toplanir ve sicak yaz gunlerinde kopekler ve kuslarin susuzluklarini giderebilecekleri, kucuk mikyasta bir fukara mutfagi vazifesini gorur, Muslumanlar hayvanlarin sukraninin da insanlara hayir getirebilecegine inanirlar.”

Ey Gönül… Ölmedinse Uyan!

KAPALI… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.

Biliyorum ezan vakitleri dışında duymadığın, duymak istemediğin, kendine yabancı kıldığın bütün seslerin, kalbine açılan yoldan içeriye girmesine izin ver. Uzaklardan gelen bir kırlangıç sesi, bir rüzgâr uğultusu… Eğer yeşermeye uygun bir tek duygun kalmışsa binlercesinin arasında, dirileceksin. Bir nefes alıp vereceksin, hayat kadar. Hayatının tamamı kadar bir nefes.

Seni, yanına hayat çağırırken ölümün karanlık gecesine gömülmen neden? Göz ağlamak için, göz görüp de duygulanmak için, kalp yaşamanın çok ötesinde hissetmek için. Sen bütün duygularını boşuna kapamışsın. Kaç bakalım, kaç kendinden ve Rabbinden kaç Ama nereye kadar? Nereye gidersen git, o sonsuz rahmetin kucağındasın hep. Ve ondan başkada hiçbir yere kaçamayacaksın.

Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?

Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen, paramparça edensin. Rabbin kapını ışıkla çaldı, gönlünü ilhamla kalbini sevgisiyle. Direnme artık boşuna, boş yere. İnadın sırası değil. Kapılar bile yok önünde, belki perdeler bile yok. Gözlerin hafif hafif bir aralansa, ilk defa ama ilk defa dünyaya gelen bir bebeğin tertemiz bir ruhun gözü ile bakabilsen, ah bir bakabilsen… Hayatı değiştirmek, yeniden bir sayfa açmak bu kadar kolayken bunca zorlara düşmek neden? Şimdi kalbinle değil nefsinle hesaplaşma vakti. Tut yakasından, vur yere şeytanın uşağını.

Allah(c.c.)’ım, güzel Allah(c.c.)’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.

Niye korkak, niye kaçak, niye yalnız, niye uzak Sen’in rahmetinden bunca insan Allah(c.c.)’ım? Neden? Sen’den neden kaçıyorlar? Belki de kaçtıkça yakınlaşıyorlar. Evet, Sen ki, kaçtıkça yakınlaştığımızsın. Göklerin ve yerin nurusun, ışığımızsın. Dört bir yanımızsın. Bütün sınırlar senin, sınırları belirleyen çizgiler de senin. Kalbimde çoktandır unuttuğum, öldüğünü sandığım sevgin, bugün gözyaşımla dirilsin, izin ver. Mahşere bırakma bu dileği… Dirildiler işte. İçime attığım yeter artık sıkıntıları, kederleri. Uçurumlara, çiçekler ekmem yakışır mıydı? Ve boşluklarda ne aradım bilmem yıllar boyu. Ey yaşlı suç ortağı nefsim, ey zavallı kalbim. Ey sesi kısılmış duygularım. Yeter artık bir perde açın, bağışlayıcı ve affedici bir sesin sahibinin davetine doğru yürüyün, koşun artık.

Kalbime düşen kurtlar, delik deşik ettiler o güzelim dünyamı, mahvettiler. Tam da hayatın bu anında yeniden yaşamak istesem, adeta bir çocuk gibi yeniden doğsam çok mudur istediğim Rabbim? Bahtına düştüm, kapına geldim. Lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharlarım, ağlayan dakikalarım, hüzünlü günlerim adına beni affet. Ben gibi olanları, o durumda bulunanları da affet. Yolumdan beni ayartmaya çalışanları da affet, bilmiyorlar. Ve onlara öyle bir lûtfet ki, hepsi ama hepsi Sen’in sonsuz rahmetinin kucağında bulsunlar bir gün kendilerini. Ve öyle şaşırsınlar, öyle bir çığlık koparsınlar ki, bir çığ olup üzerlerine düşsün rahmetin bembeyaz. Kefen gibi örtsün tüm günahlarını, yıkanmış, arınmış gibi. Kabul edilmiş katındaki ak pak tövbelerinle çıksınlar bu yığının, bu enkazın altından.

Ah Ömer, Faruk Ömer, senin o mahzun içler yakan hatıranın hürmetine, duanın arasına bizimkini de alsan ne olur? Hani bir gündü ; “Hz Peygamber’i memnun ettin, Hz Ebubekir’i memnun ettin, sayısız insanı memnun ettin yaşadığın sürece. ‘Sen ki Cennetin Firdevs’lerinde gezeceksin, ne mutlu sana’ dediklerinde baştan aşağıya buz kesmiş, acı bir tebessümle bakmış ve demiştin ki; ‘Keşke annemden doğduğum günkü gibi saf temiz bir çocuk olarak kalaydım. Bu dünyadan öyle gideydim. Başka hiçbir şey bu kadar memnun etmezdi beni’ demiştin.” Duana katılıyorum bütün zerrelerimle. Ne güzel bir arzuda bulunmuşsun. Tam sırası o duana, arzuna âmin demenin. Sen ki ey Ömer, bir bakışta tutuşup yanmıştın. O Sevgilinin bakışıydı seni tutuşturan, yakan. Olan oldu işte, bir anda sen mutluluk ağacının başında asırlar sonrasına gülümseyen bir meyve oluverdin. Şu an senin ağacının, uğruna yaşadığın hayatının meyvesini yiyoruz. Ey ruhum sahabe bunlar, yıldız insanlar. Takıl peşlerine onların, bul şaşırtmayan gerçeğin aydınlık yolunu. Arama, yok başka çıkar yol, başka kılavuz. Onlar ki ışığını kainatın sevgilisinden ve canlı güneşinden aldıkları için ebediyen parlayacaklardır. Yolunu kaybedenlere hep birer ümit ışığı olacaklardır.

Ey kenar, kuytu köşelerde, karanlıklarda, yataklarda, oralarda, buralarda kıvranan ruhlar. Acziyetinizin, hiçliğinizin ve günahlarınızın gücüne inanın. Çünkü karadan aka geçmek bir adım bile değil.

Dirilişi öldükten sonraya bırakmayalım. Ezdirmeyelim bu kadar ruhlarımızı. Kalbimiz dayanmaz böylesi ağır yüklere. Ben ki, yaşadığımı ve inandığımı yazmak istiyorum. Konum bütün insanlığın dramı. Bir doğum anında, içimizi dışımıza dökmek zamanında söylediklerimizi duyar da söyleyemediklerimizi bilmez mi Rabbim?

Ah lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharım, ey kalbimin hazin sesleri. Adını, adın’ın yanındaki, o güzel adla yüceltmek istiyorum Rabbim. Kâinatın yaratıldığı andan beri ne varsa, aldığı nefes ve yaratılan bütün zerreler adedince sonsuza dek Sana hamdü senalar, o sevgili Resulüne selamlar, salavatlar olsun. Susan diller, dudaklar adına da… Kâinattaki gezegenler ve içlerindeki moleküller sayısınca, adının anılmadığı anlar adedince, her mekana şâmil, bir dua olsun Rabbim bu. Rahmetinin temsilcisi olan O zatın ve O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ın ve O’nun dava ettiği davanın adına ve hürmetine, meleklerin onu taşıdığı, indirdiği anlardan sindirdiği yerlere kadar Resulüne salat-u selam olsun Allah(c.c.)’ım….

Ya Rabbi Sana hamdetmek, şükretmek ve o şükürler için de şükretmek ne güzel… Biliyorum kabul ediyorsun dualarımı. İnanıyorum ki varsın, beni duyuyorsun.

Şu an da, adını anan müezzinin okuduğu ezanda da varsın, haksın. Bütün kâinata cennetten bir kapı aralıyorsun. Sadece davetine değil, rahmetine çağırıyorsun bütün insanları. Büyüklüğünü ilân ettiriyorsun küçücük dillerle.. Her yer kulak kesilmiş yeri göğü inletiyor o güzel sâdâlar. Bütün kalpler dalga dalga titriyor şu an. Rahatlayan ruhlarımız bir ümidi yakalar gibi. Kapımıza bu kadar yaklaşmışken rahmetin, bize de açmak kalıyor sadece. Allah(c.c.)’ım bu gücü de lûtfeyle. Kapında inleyen şu kulunun ruhunu da doğruların ruhunun yanında dinlendir. Rahmetin yar olunca her şey kolay.

Yolculuk saati gelip çatmadan ruhumuzu temizleyecek olanları yakın et bize. İzbe köşelerde, karanlık odalarda kıvranan ruhlar adına güneşi görmeden, nurundan, rahmetinden habersiz şaşkın, kararsız tüm ruhlar adına, sevdir bize sevdiklerini… Sevginin ebedi mahkûmu olalım. Ebedi Cennetinde sonsuza dek sevdiklerimizle beraber bizi mutlu et, bizi bırakma. Ey Rabbim vakt erişince, toprağa katsan da bedenimizi, biz o karanlık sanılan alemde de söyleyeceğiz bu şarkıyı…Korkumuz yok karanlıklardan adınla, nurunla aydınlanınca her yanımız. Yaşasın bizim için yaşattığın ve varettiğin ümit. Yaşasın ebediyet, yaşasın bitmez tükenmez sevinç günlerimiz… Ey ruhum, söyle bu duayı, seviyorum Allah(c.c.)’ı. Yok Sen’den başka gidecek, yok Sen’den başka varılacak. Affet bu dünya sürgününde nefsine yenik düşenleri, bizleri affet. Dertli Yunus gibi, dudağımızda o sevgilinin adını anarak bizleri affet.

“Arayı arayı bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü”

Hangi günahı işlerse işlesin, hangi ağırlığın altında kalırsa kalsın nihayet bir kalp taşıyor herkes. Yeniden de bir başka insan yaratılmayacağına göre bu dünyanın imtihanında, yine ümit bizde. Yüz binlerce insanın hepsinin suçu, günahı sanki üzerimizde gibi bir ah çekip yansak. Bir ah ki yüz binlerce insanın yeniden affının ve dirilişinin sâdâsı olsa. Affet, binlerin, yüz binlerin uyanışı adına bizi affet. Söz veriyoruz, telafi edeceğiz bunca ziyanı. Elveda boş yıllar, elveda aldanış diyeceğiz.

Allah(c.c.)’ım toprağın altına da girsem, yıldızlara da çıksam, bu dünyada milyon sene de yaşasam, Sen yoksan ben ne yapabilirim, nasıl yaşayabilirim ki? Senin olmadığın dünyalar yok olsun. Senden istemeyen dillerim kurusun sana açılmayan ellerim kurusun. Yıkılsın gitsin bedenim. Dağılsın toz olsun zerrelerim. Allah(c.c.)’ım öyle bir iman lûtfet ki Sana yok diyenler bile Sen’de varolsun. Seviyorum seni Allah(c.c.)’ım. Kalbimi, kalbimin sevdiklerini ve sevdiklerimle ebediyen beraber olmayı vaat ettiğin için seviyorum Sen’i. Seviniyorum. İnanıyorum Sana, güveniyorum hiç kimseye güvenmediğim kadar. Biz istemeden bizim için her şeyi yaratan Rabbim. Sen’den ayrı günlerim, anlarım azap oluyor.

Neler neler yazmaktı niyetim ama yine rahmetine doğru çark etti kalemim. Alev alev yanan ruhumun, kızıl renginde tutuşan yüreğimin, kanlarından rengini almış gül gibi kızaran kalbimin senden tek bir duası var bugün. Kabul eder misin söyleyiversem izninle? Aşkınla yanan dudağımla fısıldıyorum ruhum ürpererek… Aç ki şu gözlerin önündeki perdeleri, göremeyenler görsünler bu güzellikleri.

Hangi işte senin adın varsa işlediklerimiz güzelleşiyor. Sevgilinin, Peygamberimin adını anınca bilirim ki, dualarım yerde kalmaz sana yükselirler kat kat. Kabul et, lûtfet ne olur.

Kulakların, kalplerin önündeki bütün kapıları, perdeleri ardına kadar aç. Dudaklar seni söylesin, şarkılar seni ansın, kalemler seni yazsın, ayaklar sana koşsun. Kalmasın bir kişi ki kıytı kuyularda Sana sevgisini, özlemini söyleyememiş. Bütün kırık kalpler, ümidini kesmişler adına, şeytanın ve nefsin tuzaklarına batmışlar adına, tövbe sularında yıka hepimizi, kalbimizi. Kalbimiz Sana emanet. Pişmanlığın ve tövbenin ve bütün bunların sonunda geçirdiğimiz ağır ameliyatın o ağır yaralarına rağmen tüm hastalıklarımızdan, kirlerimizden kurtar, arındır bizi. Rahmetinin ruha derman ilâcıyla.

Allah(c.c.)’ım günahları işleyen bizleriz, dönmemizi bekleyen sensin, cennetini istiyoruz. Çok mu? Yüzümüz yok mu? Madem Cennetini onu isteyene vereceksin aç kapısını ardına kadar, aç. Bozduğumuz tövbeler, yaptığımız tüm yanlışlar için bir kere daha Sana, yalnızca Sana tövbeler olsun. Tövbelerimizin affını ve kabulünü vaat ettiğin için de hamdüsenalar olsun. Biz ki, bu dünya çölünün garip yolcularıyız. Bu günah dolu, ağır yükle bu vadiler, bu yollar aşılır mı hiç? Sonsuz yolculuğa aşkına güvenerek, bir gönüle girerek, seni seven gönüllere girerek, güçlenip hep beraber kanat çırpmak istiyoruz katına. Dikenlerin bile gülün yanında kıymet kazandığı bir dünyada o Sevgilinden başka sığınacak gülümüz, Sen’den başka Rabbimiz yok. Sana ibadeti, Sana duayı terk etmiyoruz ama bunlara da asla güvenmiyoruz. Nedeni belli. Şeytan da çok ileri gitmişti ibadette ama ona bir faydası olmamıştı. Dostluğunu yar eyle, sevdiklerinin yolundan ayırma bizi.

Çok şükür dualarımız kabul edildi gibi… Kalbim sükun ve huzur dolu… Bütün bunları yaşamak için gelinseydi bile bu dünyaya değerdi Allah(c.c.)’ım.

Ey kapalı kapıların ardındaki duygular, gözler, kulaklar, kalpler, ayaklar…Aralanın, ayaklanın… Haydi ey insanlar, kalkın artık. Hoş günler geliyor; kış geçti, bahar bitti, şimdi yaz başladı. Şaşkın ruhumuzu nefsin şehvet rüzgârları kollarına almadan ve sarmadan, kalbimizi onun sahibine emanet edelim. Kalkın ey ruhlar, kalkın. Öyle bir kalkın ki yataklarınızdan, öylesine açın ki kapıları ümidiniz coşsun. Sevginiz başka yürekleri de tutuştursun. Evet, bu karanlıklardan aydınlıkları çıkarmak için kalkın, uyanın. “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez” diyor Mevlana.

Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.

Insan Hayvandan Gelmemistir

Insan Hayvandan Gelmemistir

Kainatin ve en seçkin varligi olarak yaratilan insani, bütün serirler kiskandi. Ve onu o yüce makamindan alasagi etmek için akil almaz planlar yapildi. Fakat insanin vicdanindan yükselip ona gizliden gizliye gerçekleri fisildayan bir ses, her seferinde bu planlari akim birakiyordu. Bunun farkina varan ser kuvvetler, hayvanlari dahi utandiracak bir yola basvurarak dehsetli bir plani tatbike koyuldular:

Esref-i mahlukat, yani yaratilanlarin en sereflileri olarak dünyaya gönderilen insanoglu, ne yapip bir hayvan olduguna inandirilacak ve gönül baglarindan kopartilarak vicdanindan yükselen sesleri duymaz hale getirilecekti. Tabii ki bunun için ilk önce hayvanlardan bir ata, sonra da hayvani fikirler üretip hayvani bir hayat yasayan sözde bir ilim adami bulunacak ve ateistlerin bütün imkanlari bir araya getirilerek “Allah inanci”nin reddedilmesi saglanacakti.

Neticede, sahteciligin her nev’i mübah sayilarak ve üstelik insani hayvandan ayiran yüce hasleti olan akli da vasita kilarak: “Sen hayvanlardan evrimle gelisen ve sadece maddeden ibaret bir varliksin ve maymunun bir türünün” iddialari ortaya atildi. Büyük maddi kaynaklarla tek tek satin alinan sahte ilim adamlari ve ele geçirilen haberlesme vasitasiyla baslatilan bu hücum o kadar siddetliydi ki, bütün akil sahipleri bile dilini yutmus gibi sustu direnemedi.

Halbuki bu korkunç oyunu, Kainatin en yüce varligi olan Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) daha 14 asir öncesinden görmüs ve mucizeler mucizesi bir ifadeyle Veda Haccinda açikça haber vermisti:

“Ey insanlar. Hepinizin atasi birdir ve Adem (a.s.)’dir. Kim onu inkar ederse; inananlarin ve meleklerin laneti onun üzerine olsun!”

Ne yazik ki insanlar Efendimizin (s.a.v.) bu açik ikazina ragmen, kendisine “Hayvanzade” diyen maymun kilikli ateistin suratina tükürüp:

“Hayvanlik sana aittir, biz Ademzadeyiz” diyerek uzun müddet ciddi bir mücadele baslatamadi.

Hamdolsun, Efendimizin (s.a.v.) bu emrine uyarak 40 yildir marksist, ateist ve darwinistlere karsi mücadele vermekteyiz.

Ben, yukaridaki gerçegi, bu saskin ateistlere bir türlü anlatamadim. Evrim bir teori degil, faraziyedir,bir tarz varsayimdir. Evrimcilerin halini tespit için, faraziye sahibi Darwin’i mutlaka tanimakta fayda vardir. Ateistlerin “dahi ilim adami” diye yutturduklari bu saskin, Ingiltere’de her türlü fakülte oldugu halde hiçbirinde dikis tutturamamis, papaz okulunu da yarisina kadar okuyabilmistir. Üstelik çaginda ileri sürdürü “insanin maymundan evrimle gelistigini” bildiren faraziyesi, bir biyoloji master ögrensisinin edebi açidan tashihlerini yapmasi için kendisine verdigi notlardir. Yani Darwin, akil almaz bir piskinlikle ve tam maymunlara yakisir bir vaziyette adamin master tezinin üzerine oturuvermistir. Sonraki gelismeler ise malumdur ve pek çok biyoloji uzmani, çig gibi büyüyen ateist firtinaya kapilarak bir sürü sahte bilgileri Darwin’in faraziyesine yamamislardir. 1950’den bu yana Watson’un DNA’yi kesfiyle beraber bu yamalar teker teker düsmüs ve su anda ortada Darwin’den bile daha fazla prestije sahip olan maymunlardan baska birsey kalmamistir.

Darwin faraziyesini yerle bir eden ilmi delilleri beraberce inceleyelim:

1- Evrimciler, canlilari basit, gelismis, ve çok gelismis olmak üzere üç grupta toplamislardi. DNA ‘nin kesfinden sonra bütün canlilarin kimyevi yapilarinin hemen hemen ayni oldugu anlasildi. Bu canlilarin hücreleri arasindaki tek fark, program farkindan ibaretti. Yani kimyevi yapi açisindan safra hücresi, ot hücresi veya beyin hücresi ayniydi ve bunlarin arasindaki tek fark, belirttigimiz gibi matematik programlarindaydi. Su halde Evrim düsüncesi, temelden yikiliyordu. Matematik program paketinin ilkeli, gelismisi olmaz ki evrimi olsun. Bu pogramlar, hücrelerin genetik sifrelerindeki degismez dizilerdir. Ve ilim adamlari tarafindan defalarca ortaya konmustur. Mesela genetik mühendisleri, yirmi yildir çalismalarina ragmen birbirine tipatip uyan, fakat sadece beslenme farkliliklari arzeden paratifo A bakterisini paratifo B bakterisine veya tersine dönüstürememistir.

2- Evrimin milyonlarca yillik zaman dilimlerinde yavas yavas gelistigini savunan evrimcilere, 1965 yilanda Izlanda yakinlarinda aniden ortaya çikan Surtsey adasindan da bir tokat gelmistir. Çünkü bu yeni adada, 2 yil içinde yüzbinlerce tür böcek ve bitki ortaya çikmistir.

3- Evrimcilere göre evrim, mutasyonlardan yani genlerin degismesinden dogar. Oysa ki Nobel mükafati kazanan Müller’in x isinlariyla yaptigi deneyde, sirke sineklerinde gen degisimi olmamis ve genlerin imha edilmesi konusunda yesil gözlü sinekler dogmustur. Günümüzde bile genetik sifrelere yeni bir istidat, bir sifre eklemek mümkün degildir, ancak bir sifre çikartilabilir. Bu ise gelismeye degil, ilkellesmeye yarar.

Yani mutasyona (genlerin degismesine) bakip, evrime çanak tutamazsiniz.

4- Insanla maymun arasinda yasamis oldugu ileri sürülen eskiçag insani diye bir insan kesinlikle yoktur. Zaten böyle bir sey olsa, maymunluktan çikarak az insanlasmis, orta derecede insanlasmis, insana çok yaklasmis gibi görüntüler arzeden insanla maymun arasi en az on tür canli bulunmasi gerekir.

Bugün maymunlarin beyni 150 gram, insanin beyni ise 1850 gram civarinda iken, beyin agirliklari 300, 500, 700 ve 1000 gram olan yan insan yan maymun türleri nerededir? Tabiatta maymunlarin bütün türleri yasadigina göre, bu ara türlerin (veya en azindan iskeletlerinin) adim basi ortaya çikmasi gerekmiyor mu? Yüz milyon yil önce yasayan dinazorlarin binlerce iskeleti bulunmus olmasina ragmen, maymunla insan arasinda bir fizyolojik yapi arzeden tek bir iskeletin dahi bulunamamis olmasi, bu maymun kilikli sahtekarlarin yüzünü kizartmiyor mu?

Çesitli müzelerde insanla maymun arasi bir canli iskeleti diye teshir edilen 6 adet kafatasinin, insan ve maymun kafatasi veya dislerinin biraraya getirilerek ortaya çikan montajlar oldugu, Amerikan Yaradilis Enstitüsü Baskani Duane Gish tarafindan bütün dünyaya ilan edilmistir.

Nebraska insani,Cava insani, Pekin insani, Pitdown (Ingiltere) insani gibi adlar verilen bu iskeletIerdeki sahtekarligi Zafer Yayinlari’nda daha önce detayli olarak size ulastirmistik.

5- Darwin’cilerin akil almaz bir gafleti de, evrimin bir gelisme ve yücelme meselesi oldugunu iddia etmeleridir. Allah’a (C.C.) inanmadiklari halde, bu yücelmeden neyi hedeflediklerini anlamak mümkün degildir. Mesela bu yücelme, acaba biyolojik bir suur açisindan mi, yoksa elektronik bir mükemmellik noktasindan mi söz konusudur? Eger elektronik mükemmellik deniyorsa, o zaman evrimin en uç halkasi yarasalar olmalidir. Çünkü yarasalarda bulunan radar sistemi, hiçbir canlida yoktur.

Evrimcilere göre eger mücadele ve savas kabiliyeti ölçü ise, bu durumda da en gelismis canli,modern kimyevi silahlariyla savasma özelligine sahip olan termit böceklerdir.

6- Evrimci Darwinistler, güçlünün zayifi tasfiye ettigini ve çevrelerine uyum saglayamayan canlilarin seleksiyona ugradigini savunurlar. Halbuki:

a) Deve ot yiyen bir hayvan olmasina ragmen Afrika’nin veya Amerika’nin dev ormanlarinda degil de çöllerde yasar.

b) Kör yilan aslinda bir kertenkeledir. Ayaklari olmadigi için hayati çok zordur. Milyonlarca senedir arzda yasar ama ayak mekanizmasini gelistirememistir. Üstelik hayat sahnesini de terk etmemistir.

c) Bir tür Avustralya kirpisi, dikenli yavrularini kanguru gibi karninda tasir ve aci çekerek onlari büyütür. Neden o da diger hayvanlar gibi yavrusunu disari salivermez?

Bu tür örnekleri çogaltmak mümkündür.

d) Insanoglun tahripkar eli karismamak sartiyla tabiatin dengesinde hiçbir tasfiye yoktur. Milyonlarca hayvan kendilerine tahsis edilen nüfus sayisini asamadan milyonlarca yildir nüfuslarini koruyarak yasamistir.

7- Darwin ve saskin müridlerinin akil erdiremeyecekleri bir baska husus da türlerin çoklugudur. Eger genetik sifreler yoluyla bir türden diger türe atlama olsaydi, amipten sonra tek tip bir solucan, ondan sonra da tek tip bir balik türü dogacakti. Dünya tabiatinin güzelligini tamamlayan milyonlarca farkli tür, bir zincirlesme olayinda yatay olarak nasil gelisti?

8- Matematik olarak da genetik kartlarda evrim imkansizdir. Çünkü genetik sifrelerin incelenmesi göstermistir ki, bir solucanin bir amipten genetik sifre programlari üretebilmesi için 39 x 10 üzeri 20 mitoz çogalma denemesi gerekir. Sadece bu islem için 10 milyon yil geçmesi lazimdir ki kainatin ömrü buna yetismez. Çünkü ondan sonraki safhalar için de yüzmilyonlarca yil gereklidir. Yani matematik olarak da evrim imkansizdir.

9- Evrimin milyon yillara taksimi uydurmasini ise, Prof. Maxwestenhafer temelden yikmistir. Bu ilim adami, sürüngenlerin ve memelilerin ayni anda dünya sahnesine çiktigini ispatlamistir.

Yani evrimciler ne uydurmussa, hepsi de teker teker ve ilmi delillerle çürütülmüstür.

10- Önemli bir Darwincilik uydurmasi da, vahsi (ilkel) insan kavramidir.

Adem (A-S.)’dan türeyip bütün dünyaya yayilan insanlar, çok çetin tabiat sartlariyla karsilasarak medeniyetleri gelistirmekte zorluk çekmislerdir. Bunun en enteresan örnegi, Afrika’da Büyük Sahra’da yapilan arkeolojik kazilarda tespit edilmistir. Büyük Sahra çöllesmeden önce burada eski Misir tarzinda medeni insanlar yasiyordu. Çöllesmeden sonra buradaki insanlar iki yöne hicret etti. Doguya gidenler Misir medeniyetinin temsilcisi oldular. Güneye gidenlerse zor tabiat sartlarinin altinda düzenli topluluklar kuramadilar. Yoksa orada vahsi insan yaratilmadi!

Simdi sonuç belgemize geliyoruz:

Insan, madde ve manadan kurulu olup Allah’in çok seçkin bir kuludur. Maddesiyle temsil ettigi bedeni, bir biyoloji saheseridir ve hiçbir canliya nasip olmayan mekanizmalarla donatilmistir. Gönlü ve kalbi ile bütün kainatlara ve sonsuz boyutlara açilmasi ise, akil almaz bir sanat eseridir. Insanin su dünyadaki maddi hayati, onun ebedi hayati yaninda bir nokta gibidir. Fakat bu kisacik madde hayatinda bile akliyla, ilmiyle, sanatiyla ve hele gönlünden cosan sonsuz duygularla öylesine farklidir ki, ne evrim masali, ne de çikar kavgalari onu yok edemez. Buna ragmen insan, diger canlilara benzer sekilde yaratilmistir. Allah bu görüntü ile bizlere:

“Ey insan, gönlüne ve manana dönmez ve sadece maddeden ibaret kalirsan, iste o zaman aynadaki hayalin gibi hayvanliga mahkum olursun” mesajini vermektedir.

Evet sen insansin ve kainatin göz bebegisin. “Sakin aynadaki simana aldirip, kendini diger canlilara benzetme. Aksine gözlerinin ardindaki gerçegi ara, kendi özündeki sirra ermeye çalis.”

Efendimizin Gönlündeki Sirlar

Efendimizin Gönlündeki Sirlar

Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakindaki sonsuz güzellik, insanlik meziyetleri konusundaki akil almaz ihtisam, asil manevi sirrini onun gönlündeki esrardan alir. Yani Fahr-i .Kainat Efendimizin gönlündeki esrari anlayamazsak onun ne kadar mükemmel oldugunu kavrayamayiz.

Fahr-i Kainat Efendimizin bu gönül sirrini anlamak için yaratilisin zamandan önceki devrine. yani elest ve ezele dönmemiz lazim. Evrenin yaratilisi. bütün varliklarin yavas yavas sergilenisi. zamandan çok önce, “ezel” dedigimiz öncesi, zaman ötesi bir planda zuhur etmistir.

Cenab-i Hak, yarattigi mahlûkatin kendisine olan yakînligini özel bir imtihanla tespit etmek istemistir. Çünkü bütün varliklar alem-i kesrete döndükten sonra, kendisine has bir benlik duygusuna düserler ki. bu benlik duygusu insanlarda nefis seklinde tezahür eder. Bunu fizikte bir direnç seklinde. çesitli canlilarda da kendini koruma seklinde görüyoruz. Ama. hepsinin ötesinde melekler ve ruhlar da dahil olmak üzere bütün varliklarin Cenab-i Hakka karsi pozisyonlari fevkalade önemlidir.

Fahr-i Kainat Efendimizin insanliga ögrettigi o müthis “La ilahe illallah” sirrinin ezelde de bütün varliklar tarafindan ne denli benimsendigi Allah’in “elest” imtihaninda belli olmustur.

Kendisinde ufak tefek kisilik gören varliklar, Cenab-i Hakkin, “Ben, sizin Rabbiniz degil miyim?” emrinin azameti karsisinda bir anlamda panige düsmüslerdir. Çünkü bu emir, kendi varliklarini yok eden bir emirdir. “Elestübi Rabbiküm” (Ben, sizin Rabbiniz degil miyim?) emri, bir danisma veya onlardan bir cevap almanin çok ötesinde, bütün varliklarin kendilerinin benlik ve kisilik tasimasinin mümkün olamayacagini beyan eden Ilâhi bir emirdir.

Bunun için böyle bir emir karsisinda varliklarin panige düsmesi ve hemen, “Evet,” yani “Beli” diyememeleri bir anlamda esyanin tabiatindandir. Ama, Allah istiyordu ki, esyanin tabiatindaki bu hadiseye ragmen varliklar “Beli” desin. Bir baska anlamda, biri çiksin. “Evet, sen Rabbimizsin, Senden baska hiçbir sey yok” desin. Bu hikmeti kazanmak ise çok zor bir operasyondur. Yani kendi benliginden vazgeçmek, kendi varligini yok saymak sirri ki, iste bu sir Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladi. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladigi için de, dogrudan dogruya kesretle var olan bir varlik, bir anlamda vahdetin sirrini, daha dogrusu Cenab-i Hakkin zatiyetini yansitti.

Cenab-i Hakkin bir yerde zatiyetinin yansiyabilmesi için orada tam bir mahviyet tesekkül etmesi gerekir. Iste Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki hususiyet budur. Fahr-i Kainat Efendimiz, özünün de özünde, iç dünyasinin da iç dünyasinda öyle bir mahviyet tesekkül ettirdi ki, bu mahviyet Cenab-i Hakkin o muazzam zatiyet cereyaninin tecellisine sebep oldu. Bu tecelli ile birlikte ruh-u Muhammedi, gönl-ü Muhammedi yaratilmis oldu, yani ayri bir nakis, ayri bir yansima oldu. Bu yansimanin esrarin da Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakindaki kalb-i Muhammedi sirri tesekkül etti ki, bu kalb-i Muhammedi sirri, bütün varliklari kurtarma operasyonuydu.

Fahr-i Kainat Efendimiz, kendisini mahviyetle yok sayarken, amaci, bütün varliklari kurtarip Allah’a karsi “Evet” demelerini mümkün kilmakti. Ondan dolayidir ki, Efendimiz, ezelden tâ ebede kadar bu hususiyetini korumustur koruyacaktir. Çünkü onun gönlü, bütün varliktan kurtarmak için kendisinin kisiligini yok eden bir fedakarliga sahipti. Iste bu yüzden kalb-i Muhammedi “bütün beseriyeti kurtarma azmiyle, süphesiz ki insanlar basta olmak üzere Cenab-i Hakka muhatap kilma hazziyla çarpar. Bundan dolayidir ki, Fahr-i Kainat Efendimizin insanlik sevgisini kavrayabilmek mümkün degildir. Her insanin mutlaka kurtulup, Cenab-i Hakkin ebedde verecegi sonsuz nimetlerden istifade etmesini ister. Bu, kalb-i Muhammedi’nin “elest”teki coskusudur. Bu cosku, Fahr-i Kainat Efendimizin yeryüzündeki zaman süreci içerisinde ahlak-i Muhammedi seklinde tezahür etmistir. Her türlü merhamet, her türlü infak hikmetleri, hep bu kalb-i Muhammedinin insanlari kurtarma sirrindan dogar.

Fahr-i Kainat Efendimizin hayat süresinde bunu aksettirmesi, kendisinin arzu ettigi, yahut güzel gördügü seyi baskasinin sahip olmasi duygusu ile yansitmistir ki. Hiçbir varlik, güzel gördügü, hosuna giden herhangi bir seyi kendisinin disinda görme zevkine ulasamaz. Mutlaka kendi zevki içerisinde mütalaa etmek ister. Bu yalniz Fahr-i Kainat Efendimize mahsus bir hadisedir. Onun içindir ki, Fahr-i Kainat Efendimiz yeryüzüne tesrif ettikleri zaman, “Ümmetim!” diye seslenmistir.

Daha ilk nefesini, ilk oksijeni aldigi zaman, “Ümmetim!” diye seslenmistir. Buradaki ümmetimden murad, “Elest Meclisi”nde kendisi ile beraber hamd niyazina istirak kabiliyeti olan, gönüllerinde titresim olan, yahut kalb-i Muhammedîden çikan cereyani kendi ekranina aksettirebilen varliklardir ki, iste bunlar mü’minlerin, Müslümanlarin çekirdegidir. Bu çekirdege yansiyan sefkat-i Muhammedi öylesine coskulu yansimistir ki, gerek Islamiyeti teblig ettigi siralarda, gerek ondan sonra, mümkün oldugu kadar büyük kadrolarin Allah’a takdimi için akil almaz bir çaba, akil almaz bir yorgunluk sebebi olacak yipranmanin her türlüsünü göze almistir. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz nasil “Elest”te kendisini yok sayarak insanlari ve diger mahlûklari kurtarmis, Allah’a takdim etmis, onlarin “La ilâhe illallah” diyebilmelerini gönlünden verdigi cereyanla saglamissa, hayatta yasadigi Asr-i Saadet zaman dilimindeki tüm hadiselerde de ayni motifi dalgalandirmistir.

Efendimizin müteaddit tebliglerine karsilik Cenab-i Hakkin kendisine hitabinda, “Habibim, ben sana bir defa teblig et dedim. Sen yüzlerce defa teblig ediyorsun ve kendini öldürecekmis gibi büyük bir coskuyla bu isin içindesin” demesinden adeta üzüldügünü hissediyoruz. Fahr-i Kainat Efendimizin bu hikmeti insanlik sevgisinin temelidir. Yani hiç kimse bir insani Efendimiz gibi sevemez.

Varliklari Allah’in o sonsuz kudretinin karsisinda var tutan Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki cereyandir. Bu gönlündeki cereyanin esrarini birçok maddesel hadiselerde bile görüyoruz. Galaksilerin dönmesi, güneslerin, yildizlarin birbirlerine olan cazibeleri, özellikle de atom ve çekirdeginin seyri sirasindaki varolus sirri, tamamen Fahr-i Kainat Efendimizin cereyanindan dogar. Bunu bir misalle hatirlatmak yerinde olur.

Bir elektron, atom çekirdeginin müthis manyetik cazibesi içerisinde, elips dedigimiz yumurta biçiminde yörüngede döndügü için, dönüs çizgilerinin fizik ve geometrik zorluklarina ugrar. Yani bu elipsin merkeze uzak noktalarinda hizini azaltmak, yakin noktalarda ise arttirmak zorundadir. Böyle bir çeliski, elektronun saniyede yüz bin defa atom çekirdegi etrafinda dönmesi için fevkalade içinden çikilmaz bir zorluktur.

Bu zorlugu asmanin formülünü “manyetik chip in” dedigimiz bu dört noktaya yaklastigi zaman elektronun çekirdege dogru secde eder gibi bir titresim yapmasina baglamaktadirlar ki, bu eletronun çekirdegi etrafindaki seyri sirasinda manyetik sipin olmazsa, elektronun ya çekirdege hizla çarpmasi, ya da uzak noktalara gidince firlayip uzaklasmasi lazim. Bu seyrini tamamlayabilmesi, yani varligini sürdürebilmesi için manyetik chip in yapar ki, bu manyetik chip in Efendimizin bir anlamda ta “Elest”te varliklara yansittigi secdenin sirridir. Yani bir elektron Fahr-i Kaninat Efendimizin talimati ile secde ettigi için esya vardir. Bunlari taht-i tasarrufuna alan kalb-i Muhammedinin bizim için en iyi bilinmesi lazim gelen sirri, ilk insandan son insana kadar bütün insanlarin Cenab-i Hakka karsi yaptiklari her türlü harekatin iyi yaniyla da, kötü yaniyla da kalb-i Muhammediye aksetmesidir. Bu, çok müthis bir olaydir.

Fahr-i Kainat Efendimizin gönlüne yansiyan bu hareketler onun sefkati ile yogrularak tekrar insanlarin kurtulmasina sebep olur. Bir ‘mü’minin yaptigi bir hatada Fahr-i Kainat Efendimizin duydugu üzüntüyü hissettiginiz zaman, o mü’minin iman cereyani, Fahr-i Kainat Efendimize sevdasi devam ediyorsa kalb-i Muhammediden yeniden cereyan vererek onu düstügü yerden kurtarir. Binaenaleyh, kalb-i Muhammedi dedigimiz zaman, özellikle mü’minler açisindan bir noktayi çok iyi bilmemiz gerekir.

Kalb-i Muhammedide bütün esyanin nizam bozukluklarindan Fahr-i Kainat Efendimiz rahatsiz olur. Yani bir galaksinin dönüsünde bir ariza olsa kalb-i Muhammedi rahatsiz olur. Çünkü Cenab-i Hakka karsi bir tarz kefil oldugu esyanin, Ilahi nizamdaki rakslarindaki güzelligi seyretmek Allah’a büyük bir riza, büyük bir zevk vermektedir.

Iste Fahr-i Kainat Efendimiz, bu Ilahi sevdanin bir an, çok ufak da olsa bir noktasinda hirpalanmasindan çok müteessir olur. Onun için bir mü’minin yaptigi her harekette Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünü üzüp üzmedigini çok iyi hesap etmesi lazim gelir. Bizler, yaptigimiz hatalarda karsilikli özür dileriz. Bunun çok ötesinde her yaptigimiz hatada Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde özür dilememiz lazim gelir. Çünkü asil üzülen, müteessir olan odur. Bizlerin üzüntüleri sûnidir, aldaticidir, yalancidir, icabinda nefislerimize yöneliktir. Ama, Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki üzüntüler dogrudan dogruya riza-yi Ilahinin, mukaddes zevk-i Ilahinin zedelenmesi. yahut da azalmasi tarzindaki üzüntülerdir ki, bunlar çok mühim hadiselerdir.

Bu nedenle gerek Allah’a karsi, gerekse ahlak-i Muhammediye karsi bir hata yaptigimiz zaman, mutlaka kalb-i Muhammediden özür dilemeli, onun o üzüntüsünü silebilmek için elimizden geldigi kadar gayret göstererek tekrar ahlak-i Muhammedi halkasina, ahlak-i Muhammedi çizgisine dönebilmemiz lazim.


Kalb-i Muhammedînin Sirri

Iste kalb-i Muhammedinin esrarina yakalanmis bir mü’min ve yine kalb-i Muhammedinin sirrini anlamis iki evlad-i Resülden size örnek verdim. Kalb-i Muhammedinin cereyanini tasiyabilmek. ona layik olabilmek öyle kolay bir hadise degildir. Ama bizlerin bilmesi gereken sey. kalb-i Muhammedinin varligi bizleri maddede de. manada da ayakta tutar. Eger biz bu sefkat-i Muhammedinin disinda kalacak sekilde çirkinlesecek, olursak en büyük bahtsizliktir ki. Yüce Kitabimiz bunu. ‘Nasipsizler, magdûbinler. gazaba ugrayanlar’ olarak tanimlamistir.

Kalb-i Muhammedînin esrari içerisinde en büyük Ilahi sir, süphesiz ki, sevdadir. Fahr-i Kainat Efendimizin kalb-i Muhammedîsindeki bu muhtesem esrarin asil özü sevda-yi Ilâhidir. Çünkü Allah’i sevmek konusunda hiç imse kalb-i Muhammedinin sirrini anlayamaz da. yaklasamaz da…

Fahr-i Kainat Efendimiz bu kalb-i Muhammedîdeki mahviyetten buldugu, zatiyetin tecellisinden elde ettigi akil almaz müthis gönül cereyanini dogrudan dogruya Allah’a yönetmistir. Gönüldeki bu cereyana tahammül etmek de mümkün degildir. Çünkü o sevgi dogrudan dogruya Allah’in kendisine olan istiyakini temsil etmektedir. Allah kendi güzelligine asik oldugundan onu seyretmek için alemleri yaratmistir.
Daha detaylı bilgiler için TIKLAYINIZ
Okumaya devam et

Dua ve yakarıştaki güç


“Dua ve Yakarıştaki Güç

Dua ve Yakarıştaki GüçGeceler, o tertemiz siyah örtüsüyle bütün bir varlığı sarınca, bir kısım karanlık ruhlar kendilerini her şeyden kopmuş, yalnız ve garip hissederler. Oysa ki, en karanlık anlarda, en tenha yerlerde, en kimsesiz çöllerde dahi O, hep bizimle beraberdir. O gariplerin enîsi , kimsesizlerin kimsesi ve çaresizlerin çaresidir.

Kırık gönüllerin inkisârını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O’dur. O’na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O’na yalvaran matlûbuna ermiş sayılır

Eserlerinde O’nu bilip, vicdanında O’nu duyup tanıyanların, bilip öğrenecekleri başka şey kalmamıştır. O’nun marifetine erenlerin dimağında bilgi parçaları, elmas sütunlar üzerinde fîrûze kubbeler haline gelir. O’nu tanımayan ruhlarda ilimler evhâma inkılâp eder; ilimlere mevzû teşkil eden varlık ise cansız cenazelere dönüşür.”