SATICI

SaticiWordPress.com

Ali Emrah Ünlü’yle Fener – Balat projesi üzerine


Ali Emrah Ünlü’yle Fener – Balat projesi üzerine

31 Temmuz 2008

Geçtiğimiz hafta tamamlanan Fener – Balat Rehabilitasyon Projesi hakkında sorularımızı, projenin restorasyon işleri koordinatörü, Restorasyon Uzmanı Yüksek Mimar Ali Emrah Ünlü’ye sorduk. Ünlü, mimdap forumlarında da sıklıkla tartışılan konulardaki sorularımızı yanıtlarken, projenin fizikî iyileştirmenin yanı sıra sosyal olarak da ne kadar önemli olduğunun altını çizdi.

Fener – Balat Rehabilitasyon Projesi, sadece fizikî bir iyileştirmeyi kapsamıyor. Projenin sosyal tarafının yanı sıra, altyapı iyileştirilmesi, eksik donatıların tamamlanması gibi boyutları da var. Projenin nasıl başladığını biraz anlatabilir misiniz?

Kısaca projenin içeriğinden bahsederek bu soruya cevap vermek lazım. Projenin başlangıcından itibaren, 1998’de ciddî bir fizibilite çalışması yapılıyor ve Yeşil Kitap ortaya çıkıyor. UNESCO’nun örnek olduğu bu projede, “Fener ve Balat Rehabilitasyon Programı” isimli bir proje oluşturuluyor. Proje, 2001 yılına kadar hayata geçemiyor, ancak 2001’den sonra Avrupa Birliği’nin kaynak ayırmasıyla tekrar gündeme geliyor. Sonunda Avrupa Komisyonu 7 milyon avroluk yardımı bu proje için ayırıyor. Program da resmî olarak 2003 Ocak ayında başlıyor.

Başlangıcından itibaren, bu projenin sadece fiziksel bir iyileştirme olmaması gerektiği konusunda uzlaşılmıştı. Özellikle iki semtin bir örnek olacak şekilde öncelikle altyapısının iyileştirilmesi, sonrasında oradaki halkın ekonomik durumunu da dikkate alarak, orada bir tür örgütlenme oluşturmak, sosyal merkezler aracılığıyla birtakım eğitimler vermek ve yeni iş imkânları sağlamak hedeflendi.

Programdaki ilk dökülmeler, Avrupa Birliği’nin ayırdığı kaynağın bir ihale paketi halini almasıyla birlikte yaşandı. Projenin iyi niyetle geliştirilen bazı ayakları maalesef gerçekleştirilemedi.

Bunlar neydi mesela?

Programın 98 yılındaki planında daha fazla yapıda, daha yaygın bir iyileştirme hedefleniyordu. En başta 150 konut gibi bir rakam telaffuz ediliyordu. Açıkçası maddî nedenlerden dolayı biraz da kırpılarak gerçekleştirilen bir proje oldu. Sonuçta 121 binada iş yapılabildi.

Burada önemli olan bir konu, Avrupa Birliği’nin maddî yardımlarını karşılıksız olarak yapmıyor olmasıdır. Bu bir karşılıklı finans anlaşmasıdır. Örneğin Avrupa Birliği’nin yaptığı 7 milyon avroluk yardımın karşılığında, Türkiye hazinesi de 10 milyon avroluk aynî destek olmak durumunda kalıyor. Bu da şu demek oluyor: Belediye doğrudan para vermiyor da, yolları düzeltiyor, ışıklandırmaları yapıyor, aydınlatmayı düzenliyor vs… Mimdap forumlarında da tartışıldığı için söylüyorum: Yani hiçbir zaman Avrupa Birliği’nin verdiği parayla olmuyor, oradaki yerel kurumların da buna katkıda bulunmaları gerekiyor. Bizim projemizde de böyle bir şey oldu.

Mimdap’ta konuşulan konuların başında da 121 binanın iyileştirilmesinin az olduğu, bunun ekseriyetle “basit onarım” olduğu geliyordu…

Açıkçası “basit onarım” tanımı bizi rahatsız ediyor. Bu tanımın tam olarak anlaşılmadığını düşünüyorum. Çok çeşitli üniversitelerde, belediyelerde ve diğer ortamlarda üstüne basa basa söylüyoruz: Elimizde belli bir kaynak vardı ve belirli bir sınır çizilmişti. Programa başladığımız noktadan itibaren ilk yaptığımız şey, oradaki yapı stokunun çalışmasını yapmak oldu. Binaların fiziksel durumunun yanı sıra, içinde yaşayanların sosyal durumunu, gelir kaynaklarını vs. araştırdık. Bu çalışmayı kâğıt üzerine döktük ve haritalarını çıkarttık. Ortaya koruma amaçlı imar planında yapılana yakın bir şey çıkmış oldu.

Ancak maalesef tüm yapıların iyileştirilmesi de mümkün değildi. Bu yapıların çok sahiplilik ve mülkiyet gibi problemleri vardı. Programın ana prensibi gereği dinî yapılarla ilgili bir çalışma yapamıyorduk. Dolayısıyla bizim elimizdeki çember giderek daralmış oldu. Alanımızdaki 1043 parseli tek tek inceledik. Bu binalardan bir kısmı yıkılmış, bir kısmı fazlasıyla yıpranmıştı. Bunları eleye eleye 750 binaya kadar düşürdük. Bu binalar üzerinde de ciddî seçim kriterleri koyarak tekrar bir elemeye gittik ve elimizde daha dar bir liste oluşmuş oldu. O listelerde binanın konumuna, fizikî durumuna, yapım yılına, tarihî özelliklerine, yaşayan sayısına vs. bakıldı. Bu listeyi oluşturduktan sonra da çeşitli toplantılarla ev sahiplerine ulaştık ve kendilerine tek tek yapacaklarımızı anlattık.

Ev sahiplerine anlattığımız üç önemli şey vardı: Birincisi, Avrupa Birliği fonuyla gerçekleştirilen bir proje olmasından ötürü ev sahipleri herhangi bir ücret ödemeyeceklerdi. İkincisi, ev sahipleri bizim restorasyonunu yaptığımız binalarını 5 yıl boyunca satmamayı taahhüt ettiler. Üçüncüsü, binada kendileri oturmuyorsa ve kiracıları varsa, kiraları enflasyon değerinin üzerinde arttırmayacaklardı.

Böylece rant artışını kontrol etme imkânı doğmuş oluyor mu?

Bu çok önemli bir nokta. Burada “soylulaştırma” denilen kavramı bir nebze de olsa engellemiş olduk. Tabiî ki de bunun yasal boyutu tartışılır, ancak bizim kriterlerimiz arasında bu vardı.

Ancak bu şöyle bir sorun yarattı: O dönemde tam da yerel seçim arifesindeydik. Bunun getirdiği havayla birtakım konuşmalar, spekülasyonlar ortaya çıktı. Avrupa Birliği projesi olması dolayısıyla “Burası Vatikan olacak. Özerk statü verilecek” gibi söylentiler dolaşmaya başladı. Zaten programın en başından beri konuşulan konular, ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunuldu. Biz bu sorunlarla birebir mücadele ettik.

Bu nedenle insanlara tek tek projenin amacını, kapsamını ve nedenlerini anlattık. Dolayısıyla insanlar ilk başta projeye çok da sıcak bakmadılar, ta ki ilk 26 evin restorasyonunu bitirene kadar. Sanırım bu Türk insanının da bir özelliği: Bir şeyi görüp dokunmadan ona güven duyamıyorlar. Onlara da hak veriyorum, çünkü Türkiye’deki sistem genelde insanları mağdur etme üzerine kurulu oluyor. Biz tüm bu sorunlara karşı yalnız başımıza mücadele etmek durumunda kaldık.

Böylece ilk yapılan 26 evlik grubun neden basit onarım olarak yapıldığını da anlayabilirsiniz. Hem izin prosedürleri kısa olsun, hem ihaleler çabuk sonuçlansın, hem de yapılan işin sonuçları çabuk görülsün diye ilk grup basit onarım olarak yapıldı ve bitirildi. Bu “basit onarım” lafı da oradan kaldı. İlk binalar öyle olunca, herkes tüm projenin basit onarım üzerine kurulu olduğunu sandı. Biz daha ziyade binaların ihtiyaçlarına göre hareket ettik, ki kalan 74 binanın içinde çok sayıda kapsamlı onarım mevcuttur.

Şöyle bir gerçek de var: Yerel yönetimler tescilli binalara hurdaya dönene kadar çivi bile çaktırmayabiliyor.

O konu biraz daha karmaşık. Basit onarım konusu Türkiye’de yıllarca suiistimal edildiği için, koruma kurulları bu konuda daha çekingen davranıyordu. Ancak son dönemde KUDEB gibi uzman kurumların kurulmasıyla, bu tip basit onarım işlerinin daha da yoluna gireceğini düşünüyorum. Basit onarım izni alıp, bütün binayı yıkıp tekrar yapanları da unutmamak lazım…

Restorasyon konusunda öncelikli ilkeleriniz nelerdi?

Biz uluslararası standartlarda bir restorasyon yapmayı hedefledik. Benim düşüncem de programın en başarılı yönünün restorasyona yaklaşımı olduğu yönünde. Burada gerek projede, gerek uygulamada, gerekse de inşaat sürecinde biz ekip olarak kontrol mekanizması oluşturduk. Projeleri hazırladık, ayrıca ekip olarak inşaatların başlamasıyla birlikte kendi projelerimizin uygulama denetleyicisi olduk. Restorasyon konusunda Türkiye standartlarının çok üzerinde bir iş ortaya koyduğumuzu düşünüyorum.

Bir kere binaların özgün malzemeleri kesinlikle bozulmadı. Çimento bazlı sıvalar kesinlikle yapılmadı. Bunun yerine o binalarda olan kireç harçlı sıvalar yapıldı. O sıvaların üzerine binanın nefes almasını engelleyecek plastik boyalar değil, kireç badananın çeşitli skalaları kullanıldı. Böylece hem kireç harcıyla daha iyi bir birleşim sağlandı, hem de plastik boyanın havayı geçirmemesi ve binayı nemlendirmesi sorununun da önüne geçilmiş oldu. Taş temizlikleriyle ilgili çok hassas davranıldı, mikro kumlama esnasında kesinlikle taşın yüzeyini bozacak aktivitelerden kaçınıldı.

Sadece malzeme olarak değil, oransal olarak da binanın aslına sadık kalmayı amaçladık. Pencere tipolojileri, kapı tipolojileri yarattık ve bir tür databank oluşturduk.

Restorasyon konusunda karşılaştığınız zorluklar neler oldu?

İnsanların alıştığı bir Pimapen pencere düzeni var. Herkes Pimapen pencerenin binanın ısı kaybını tamamen engellediğini düşünüyor. Tabiî bu tip pencerenin şu an piyasadaki en ucuz çözüm olduğunu da unutmamak lazım. Biz bu insanlara giderek, onları giyotin tipli ahşap doğramayı kabul etmeye ikna etmek durumunda kaldık. Her ne kadar kurul kararları bağlayıcı olsa da, “Ben bunu yaptırmak istemiyorum” diyenler de çıktı. Bu konuda biz kendi çözümlerimizi geliştirerek, giyotin tipli ahşap pencerede çift cam uygulamasına gittik.

Onun dışında kireç sıva ve kireç badanayla ilgili de sorunlar yaşandı. İnsanlar çimento yapmaya çok fazla alışmış. Ancak çimento bizim restorasyon ilkelerimizle örtüşmüyordu, çünkü İstanbul’un tarihî yapı stoku genelde tuğla, taş ve kireç harcı gibi malzemelerden oluşmakta. Bunlara çimentolu bir ilave yaptığınız takdirde binanın yapısal durumunda büyük sorunlara neden olabilirsiniz. Kısaca anlatayım: Çimento tuzlu bir malzeme olduğundan, bu tuz binanın diğer yerlerine yayılır. Doğal taş bu tuzu bünyesine çeker. Mevsim değişiklikleri yaşandığı vakit o tuz taş içindeki boşluklarda kristalize olur ve genleşir. Böylece duvarda büyük çatlaklar oluşabilir. Dolayısıyla yapısal olarak ciddî problemler yaratabilecek çimentoyu kullanmaktan kaçındık.

Bu ikna süreçleri gayet zor oldu. Öncelikle ustaları buna alıştırmak gerekti. İhale dosyalarımızda bu ilkelerle ilgili olarak ciddî teknik spesifikasyonlara gittiğimiz için, müteahhitleri bağlayıcı maddeler koymuş olduk. Müteahhit şartnameye uygun bina yapmayı garantilediğinden, biz de her şeyin öngördüğümüz şekilde olmasının kontrolünü yaptık.

İşin sosyal tarafı hep önemli diyoruz ya, işte bu konularda semt halkıyla girdiğimiz birebir diyalog karşılıklı bir etkileşim sürecini de yaratmış oldu.

Bizim için bu projenin başardığı iki önemli şey var. İlki, yapının ömrünün uzayabilen bir şey olduğunu kanıtlamak. Sizce de oradaki yapıların ömrü uzadı mı ve çevre halkı bunu özümsemeyi başardı mı?

Çok doğru bir saptama yaptınız. Genelde Türkiye’de tarihî yapılarak eskimiş, bozulmuş, yıpranmış, beş kuruş etmeyecek binalar olarak bakılıyor. Ancak bu binaların kötü durumda olanları olduğu gibi, daha az değişikliğe uğramış olanları da var. Bunları doğru malzemeyle ve doğru teknikle yenilediğiniz takdirde, kullanım ömrü çok fazla uzuyor.

Ama burada asıl önemli olan şey, kullanım. Bizim öyle ev sahiplerimiz vardı ki, maddî durumları gayet bozuk olduğu halde, kendi imkânlarıyla binalarının bakımını yapmışlardı. Binalarına zarar gelecek diye gece uyuyamayan ev sahipleri tanıdık. Tabiî buna karşın binasının üstüne 3 kat ilave etmiş kişiler de vardı.

Bizim yaptığımız restorasyon sonucunda binaların ömrü pek tabiî ki de uzadı, ancak ne kadar uzadığını ev sahiplerinin o binayı nasıl kullandığı belirleyecektir. Şayet düzgün bakarlarsa, restorasyonun devamı niteliğindeki sorumluluklarını yerine getirirlerse, o binalar daha 100 yıl rahat bir şekilde kullanılır. Biz seçimler konusunda bu konuya da dikkat ettik. Eğer bir ev sahibi binası üzerinde geri dönülmez zarar verici faaliyetlerde bulunduysa, onu projeye dâhil etmedik.

Bizim proje adına önemli bulduğumuz ikinci nokta ise, projenin sosyal yönü. İnsanları proje süreçlerine dâhil etmek konusunda ne gibi çalışmalar yürüttünüz?

Bu konuda gerçekten büyük bir çaba sarf ettik, hatta resmen debelendik. Bizim adımız teknik destek ekibiydi, ancak insanlarla baş başa kalan kişiler de biz olduk. Dolayısıyla biz sosyal uzmanlarla birlikte çalışmamıza rağmen, o insanlarla birebir diyalog imkânını da yakaladık. O semtteki herkesle konuştuk, tartıştık, ikna ettik, edemedik… Programın asıl amacı, orada semt halkının bilinçlendirilmesiydi. Mesela kadınların birtakım el becerilerini geliştirerek para kazanmasını ve sosyal olarak gelişmelerini sağlamak, ya da okul çağındaki çocukların derslerine yardımcı olmak gibi konuları da kapsıyordu.

Bunların gerçekleşmesi için program sonucunda 2 tane sosyal merkez binası yapıldı ve restore edildi. Bu merkezlerin tüm eşyaları Avrupa Birliği fonuyla alındı ve kullanıma hazır bir şekilde belediyeye teslim edildi. Amaçlanan, bu sosyal merkezleri oluşturmak, proje süresince insanları sosyal merkezler konusunda bilgilendirmek ve proje sonunda bu merkezleri yerel yönetime vermekti. Bundan sonra ne olacağını bilmiyoruz. Ama biz program sırasında o kadar büyük teknik sorunlarla karşılaştık ki, doğrusu projenin sosyal tarafına tam olarak eğildiğimizi söyleyemeyeceğim. Gerçekten yıpratıcı, geri dönüşü çok olan bir süreçti. Dolayısıyla teknik elemanlar olarak işin sosyal boyutuyla ilgilenmeye çok vaktimiz kalmadı.

Sizin “Yalnız kaldık” derken kast ettiğiniz de buydu herhalde. Sonuçta siz orada teknik eleman olarak yer alıyorken, projeyi o bölgede yaşayanlara anlatmak sivil toplum örgütleri gibi inisiyatiflere düşmeliydi belki de…

Ben burada sadece resmî kurumlardan bahsetmiyorum. Semt içinde olması gereken çeşitli sivil toplum örgütleri, muhtarlık, dernekler, vakıflar gibi oluşumların hep birlikte çalışarak gerçekleştirmesi gereken şeylerdi bunlar. Biz teknik konularda insanlarla konuşup tartışmaya çalışıyorduk, ancak imkânlarımız kısıtlı olduğundan, projenin sosyal tarafında eksiklikler olduğu da bir gerçek.

Türkiye’de koruma ve yenileme çalışmaları konusunda büyük bir emsal sıkıntısı var. Sizce Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi bu konuda bir emsal olmayı, ya da varolan ezberi bozmayı başardı mı?

Başardı, ya da başarmak isteyen için ayıklayıp feyiz alabileceği bir örnek yarattı. Öncelikle, demin de belirttiğim gibi, restorasyon konusunda ender rastlanan bir iş yapıldı. Sonra, gene konuştuğumuz gibi, yapının bütünü bozmadan ya da yıkmadan bu yapıların düşük bütçelerle restore edilebileceğini göstermiş olduk. Herkese 7 milyon avro çok büyük para gibi geliyor, ama bu paranın büyük kısmı sosyal merkezin kurulması ve işletilmesi için harcandı. Onun dışında ofisin giderleri, teknik destek ekibinin giderleri, yabancı uzmanların gelmesi vs.yi de hesaba katarsanız, bu paranın 3,9 milyon avrosuyla 121 tane bina yapıldığını görüyorsunuz.

Açıkçası 7 milyon avro bile bu iş için az bir miktar gibi geliyor bize…

7 milyon zaten kendiliğinden az, onun yaklaşık yarısı diğer masraflara gitti. Biz çok da pahalı olmayacak şekilde bu restorasyon işinin kotarılabileceğini göstermiş olduk.

Emsal konusuna gelince… Bu projenin başından beri en çok korktuğum şey şuydu: Biz burada Avrupa Birliği’nin parasıyla çalışıyorduk, dolayısıyla ev sahiplerinden hiçbir ücret alınmadı. Açıkçası ben bunun pek de iyi bir yöntem olduğunu düşünmüyorum, çünkü insanlar kendi paralarını vermediği bir şeye çok da sahip çıkmayabiliyorlar. Bunun yurtdışı modellerinde olduğu gibi projenin %30’luk kısmını ev sahipleri üstlenmiş olsaydı, o restorasyona sürdürülebilirlik anlamında daha çok sahip çıkmış olacaklardı.

Onun dışında biz bu projeye başladık ve bitirdik, ancak “Bittiği gün her şey bitecek mi?” diye de düşünüyordum. Bu konuda hâlen de şüphelerim var. Artık biz sahada değiliz ve belediyenin gerekli kontrol ve denetimleri sürdürmesi gerekiyor. Belediyedeki herhangi bir uzman restorasyonun teknik sürdürülebilirliği konusunda ne kadar yetkin olacak, açıkçası bu konudaki endişelerim sürüyor.

Ama bence projenin içinden alıp ayıklanabilecek çok iyi şeyler var. Umarım projeden bahsedilirken o iyi şeyler de göz önünde bulundurulur ve çeşitli platformlarda tartışılır.

Fener – Balat Rehabilitasyon Projesi, İstanbul’da sürmekte olan diğer yenileme ve dönüşüm projeleriyle kıyaslandığında, ne gibi farklılıklar içeriyor?

5366 sayılı kanun, herhangi bir modele ihtiyaç duymayan, kendi içinde kendi dinamiği olan ve koruma anlayışıyla bağdaşmayan bir süreç başlattı. Tarlabaşı’nda tanıdığımız, bildiğimiz mimar meslektaşlarımız çalışıyor; ancak oradaki binaların gerçekteki değeri göz önüne alınmadan bir proje süreci takip edildi. Benim düşüncem, ancak İstanbul’un tarihî değeri olmayan herhangi bir mekânında o proje yapılabilirdi. Yani Tarlabaşı gibi bir semtte o gabari, o ada bazındaki değerlendirme, o binaları sadece cephe öğesi olarak bile görme (hatta bazen onu bile görememe) durumu nedeniyle Tarlabaşı’nın değerleri komple kaybedilerek bambaşka bir şey çıkacak ortaya. O ne Tarlabaşı olacak, ne de İstanbul’un bir değeri olacak. Dolayısıyla bizim projemizin Tarlabaşı gibi bir projeye emsal teşkil etmesi söz konusu bile olmayacak. Bizim taşların üstündeki kiri temizlerken gösterdiğimiz hassasiyetle, Tarlabaşı’ndaki “katları birleştirelim, altlarına otopark yapalım” zihniyeti yan yana bile gelemiyor.

Bu konuda biraz sert ve keskin eleştiriyor olabilirim, ancak orada geri dönülmez bir tahribatın olacağını düşünüyorum. Oluşturulan fonksiyonların çok uzun soluklu olamayacağını öngörüyorum. Asıl korkum; birincisi, orada tarihî dokunun komple yok olması; ikincisi, sevilsin ya da sevilmesin, orada bir aile yaşantısı var ve oraya başka insanlar getirilmeye çalışılıyor. Yani Tarlabaşı her tarafından problemli görünen bir proje bana göre. Oraya yeni gelen insanlar, ertesi gün başka bir yere gidecekler. Yapı yok olduğu zaman, semt de ruhunu otomatikman kaybedecektir.

Fener ve Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı Teknik Destek Ekibi

Luis Mezzano Mimar, Şehir Plancısı | Uluslararası eş-müdür

Senem Kadıoğlu İnş.Müh. Fatih Belediyesi | Yerel eş-müdür

Burçin Altınsay Özgüner Restorasyon uzm. Y.mimar | Yerel eş-müdür

Güven Birkan Y.mimar | Yerel eş müdür

Nilufer Ağırdır Finans müdürü

Ali Emrah Ünlü Restorasyon uzm. Y.mimar | Restorasyon işleri koordinatörü ve mimarî ekip şefi

Aygün Ayman Restorasyon uzm. Y.mimar

Seda Çelikzincir Restorasyon uzm. Y.mimar

Serra Özay Restorasyon uzm. Y.mimar

Meltem Muluk Restorasyon uzm. Y.mimar

Müge Alsancak Fırtına Restorasyon uzm. Y.mimar

Özlem İnan Restorasyon uzm. Y.mimar

Nihan Mutçalı Mimar, restoratör

Dilek Ayman Katı Atık yönetimi

Arda Gardiyanoğlu Fatih Belediyesi | Semt halkı ile ilişkiler

Nurcan Atalan Sosyal ilişkiler

Filiz Yağmurlu Yönetim asistanı

Serap Öztürk Yönetim asistanı

Söyleşi ve fotoğraflar: mimdap

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on Ağustos 1, 2008 by in altarnatif, SAĞLIK.
%d blogcu bunu beğendi: