SATICI

SaticiWordPress.com

Yapay İklimli Modern Kentler ve Mimarlık

 

Yapay İklimli Modern Kentler ve Mimarlık

Tarih: 16 Temmuz 2008 Kaynak: Engineers Week, Wikipedia Derleyen: Burcu Karabaş – Arkitera.com

“İnsanlar kışın evlerini ısıtabiliyorsa, neden yazın soğutamasınlar?” 1918 yılında Alexander Graham Bell’in sorduğu bu sorunun cevabı niteliğindeki klima sistemleri, 20. yy’da geliştiği ve modern yaşamın bir parçası haline geldiği Amerika Birleşik Devletleri’nde, yaşam tarzını tamamen değiştirdi. “Modern zamanları” tanımlayan teknolojik gelişmelerden biri olan mekanik soğutma sistemleri, başta ABD olmak üzere tüm dünyada yeni mimari formların oluşmasına yol açtı.
“Sıradan” banliyö evlerinden gökdelenlere, kapalı eğlence merkezlerine, yüksek teknolojiye sahip üretim tesislerine ve basınçlı uzay modüllerine kadar hiçbir şey, havalandırma ve soğutma sistemleri olmadan varlığını sürdüremezdi. İklimleme teknolojileri, dışarıya kapalı yapay iklimler yaratarak, çalışma ve dinlenme düzeninde değişiklikler yaparak ve coğrafi değişiklikleri çevresel bağlamda “anlamsız” hale getirerek insanın doğayla olan ilişkisini köklü biçimde değiştirdi. Kapalı alışveriş merkezleri, spor salonları, tema parkları ve gazinolar, iklimleme sistemleri sayesinde var olabildi. Penceresi olmayan ve dışarıdan “tecrit” edilmiş bu yapılar, aynı zamanda dışarıdaki gerçek dünyadan uzaklaşma anlamına da geliyor. Böylece, iç mekan aktiviteleri tüm yıla yayılıyor. Bu değişimin en belirgin şekilde yaşandığı sahne ise tabii ki kentler.
Yapay soğutma sistemlerinin kent kültürünü ve mimarlığı nasıl etkilediği, 2000 yılında ABD’deki National Building Museum’da düzenlenen “Stay Cool! Air-conditioning America” adlı sergide ele alındı. Sergide, fotoğraflar, reklam filmleri, görseller ve ilk üretilen iklimleme aygıtlarından örneklerle bu sistemin kente katılımının beraberinde getirdiği kültürel değişimler gözler önüne serildi.
Yapay iklimleme tekniklerinden önce kapalı mekanlarda düzenlendiği için rağbet görmeyen sinema, tiyatro ve konser gibi etkinlikler, toplumsal birer alışkanlığa dönüştü. Kendi iklimini “ayarlayabilen” ofislerde üretim kalitesi ve miktarı arttı. İklimlendirme ve soğutma sistemleri, savaş sonrası dönemde Amerikan konutlarının mimarisini de değiştirdi. Konutların önemli bir parçası olan verandaların yok olarak yerini büyük pencerelere ve sürgülü cam kapılara bırakması bu değişimlerden sadece biri. Soğutma sistemleri, derin dondurucular ve dondurulmuş yiyecekler ile evin önemli bölümlerinden olan mutfak ve yemek odasını ise tamamen yeniden tanımladı. Öyle ki, bu yeni konutlar “her yerde” var olabilirdi. İklimleme cihazlarının üretimi, aynı zamanda savaş yılları sonrasında Houston, Phoenix, Las Vegas ve Miami kentlerinin endüstriyel gelişim gösterebilmesinin önemli faktörlerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bir başka deyişle, yaklaşık yüz yıl önce mühendislerin koyduğu “insan yapımı iklim” hedefine bugün dünya genelinde başarıyla ulaşıldığı söylenebilir.
Sınırlı İmkanlar
İklimlendirme sistemlerinden önce Amerika’da yaşam, hava durumunun belirlediği döngüsel sezonlara göre planlanıyordu. Sıcaklık ve nemin artmasıyla çalışanların verimi düşüyor, yaz mevsiminin en sıcak günlerinde dükkanlar erken kapanıyor, işçiler evlerine dönüyordu. Bu koşullar altında bir insan topluluğunu ağırlaması mümkün olmayan kapalı mağaza ve tiyatrolar ise hava sıcaklığının ve nemin yüksek olduğu yaz mevsiminde uzun süreli olarak kapanıyordu. Kentlerden dağlık bölgelere ve deniz kenarına kaçış anlamına gelen bu dönemlerde, düşük teknolojiye sahip çözümler sıcakla başetmek için kullanılan tek seçenekti. Kullanıcının gücüyle veya elektrikle çalışan pervaneler, hava hareketi sağlıyor ancak nemi kontrol edemediği için yeterli olmuyordu. Bilindiği üzere, yazın sıcaklığın rahatsız edici olduğu bölgelerde konut ve ofis binaları, doğal hava akımı oluşturabilecek bileşenlerle tasarlanıyordu, ancak bu da insanların tüm günü verandalar ve yangın çıkışlarının çevresinde geçirmesi anlamına geliyordu. Başvurulan çözümlerin bir diğeri ise “ıslanma” idi. Plajda zaman geçirmek veya havuza girmek bir yana, söz konusu dönemde yangın söndürme sistemleri dahi “ıslanarak” serinlemek için kullanılan yardımcılar arasında karşımıza çıkıyor.
İklimlendirme sistemleri, ABD’de iki farklı şekilde gelişti: Tesisler için “üretim iklimlemesi” ve herkes için “konfor iklimlemesi.” Her ne kadar birçok fabrika, 1888 gibi erken bir tarihte soğutma sistemlerine sahip olmaya başlasa da, 1920 yılında sinema ve tiyatro salonları bu sistemle tanışıncaya kadar halk “insan yapımı iklim” tanımıyla karşılaşmamıştı. Henüz bu sistemin yaygınlaşmadığı bir dönem olan 20. yüzyılın başlarında, durum o kadar ciddiydi ki, “yıkanmayan bir kalabalığın doldurduğu havalandırıl(a)mayan sinema ve tiyatro salonlarının sağlıksızlığı” hakkında sivil toplum örgütleri tarafından yayınlanan bildiriler, kent yaşamının olağan bir parçasıydı. Performanslar sırasında salonda giderek yükselen sıcaklık ve hoş olmayan kokular, özellikle de yaz aylarında çekilmez hale gelince salonların kapanma kararı alması kaçınılmaz olmuştu. Kentliler, eğlence parkları, amfitiyatrolar ve top sahaları gibi açık alanlara gitmeyi tercih ediyordu.
1901 yılında Willis Haviland Carrier, Brooklyn’deki Sackett-Wilhelms Matbaa Şirketi için icat ettiği sıcaklık ve nem kontrol cihazıyla yapay iklimleme sistemlerinin ilk önemli adımını attı ve 1906’da buluşunun patentini aldı. Çalışmalarına devam ederken ortaya çıkan Dünya Ekonomik Bunalımı, sistemlere olan talebin azalmasına ve üretimin durma noktasına gelmesine neden olsa da Carrier, 1939 yılında düzenlenen Dünya Sergisi’nde tanıttığı “Eskimo Kulübesi” ile iklimleme sistemlerinin geleceği hakkında ipucu verdi. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle tekrar kesintiye uğrayan çalışmalar, Carrier’in şirketini 1930’lu yıllarda New York’a taşıması ve Güney Kore ile Japonya’da Toyo Carrier and Samsung Applications şirketini kurmasıyla sürdü ve gelişti.
Yapay İklimli Kentler ve Yapılar
Soğutucular ve buzdolapları, konut iklimleme aygıtlarının çıkış noktasını oluşturuyor. 1920’lerin sonlarında halkın klimalara olan ilgisinin gittikçe artması, küçük ölçekli soğutucu üniteleri, otomatik kontrol panelleri ve bunların seri üretimi alanlarında uzman olan buzdolabı üreticilerinin iç mekan iklimleme cihazları geliştirmesiyle sonuçlandı. 1920’li yılların sonlarında ortaya çıkan Dünya Ekonomik Bunalımı nedeniyle endüstriyel makinelere olan talebin azalması da “ev iklimlemesi”nin gelişim sürecini destekleyen etkenlerden. Şirketlerin, üreticilerin ve perakendecilerin konut tipi iklimleme cihazlarını savunması, klimaların bodrum kattaki bir kontrol odasından ayarlanan hantal görünümlü kabinlerden odalara ve pencerelere yerleştirilebilen ekonomik birimlere dönüşmesinde önemli rol oynadı.
Geçimlerini tüm yıl boyunca sağlayabilme hedefiyle tiyatro salonu sahiplerinin yaptığı yapay iklimleme denemeleri ise, 1920’li yıllarda yeni teknolojiyi halka tanıtma konusunda öncü nitelik taşıyor. Soğutma sistemleriyle dış dünyadan tamamen farklı ve rahat bir ortam haline gelen bazı tiyatrolarda, “iklimleme”nin kendi başına bir gösteri haline gelmesi, insanların bu serinlik deneyimini yaşamak amacıyla tiyatrolara akın etmesiyle sonuçlandı. Böylece bu sisteme sahip olan sinema ve tiyatro salonları, “mekanik olarak soğutulan yeni rekreasyonel alanlar” haline geldi. Mimar John Eberson’un 1920 yılında Miami’de tasarladığı Olympia Tiyatrosu, yapay iklimleme sisteminin uygulandığı ilk kapalı alanlardan.
Aslında ticari kaygılar, yapay iklimleme sistemlerinin gelişme sürecini başlatan önemli etkenlerden. Sıcak ve nemden etkilenen tütün, makarna, tekstil, çikolata ve renkli baskı üreticilerinin varlığı, mekansal soğutmada ilk ve en önemli deneysel çalışmaların yapılmasını sağladı. Bu şekilde oluşan endüstri sektörünün ürünlerin gerek saklanması, gerekse de üretimi için gereken serin, temiz ve sabit özelliklere sahip mekan talepleri, 20. yy’ın başından beri artarak devam ediyor. Günümüzde ise yapay iklimleme sistemleri, yüksek teknoloji ürünleri ve ilaç sektörü dahil olmak üzere neredeyse her ürünün üretilebilmesi için gereken temel mekan bileşenlerinden.
“Modern Yaşamın Vazgeçilmez Bileşeni”
İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar orta gelir grubuna dahil bir Amerikalı, henüz iklimleme sistemleriyle tanışmamıştı. Bu tarihten sonra ise üreticiler, “modern yaşamın vazgeçilmez parçası” olarak tanıttıkları klimanın satışlarını, iklimleme sistemlerinin uyuma ve yemek yeme gibi günlük aktiviteleri daha verimli hale getirdiğini, havanın kalitesini yükselttiğini, polen ve tozdan arınmış daha sağlıklı iç mekanlar yarattığını ve doğanın keyfinin sıcaktan ve nemden bunalmak yerine pencerenin ardından da çıkarılabileceğini vurgulayarak arttırmayı hedefledi. Gittikçe düşen maliyetler, klima cihazlarının sadece milyonerler için değil, “milyonlar” için de ulaşılabilir bir konfor öğesi olarak görülmesini sağladı.
Bu sistemlerin konutlarda kullanılması, geleneksel mimari anlayışların da değişmesi anlamına geliyordu. Mekanlarda hava akımını doğal <IMG height=167 alt=http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2008/07/16/carrier_corp.jpg src="cid:image002.jpg@01C8E7EE.B8CE7530" width=110 align=left v:shapes="Resim_x0020_6">olarak sağlamak için tasarlanan dar koridorlara ve havalandırma boşluklarına, geniş sayvanlara, verandalara, kalın duvarlara ve yüksek tavanlara artık ihtiyaç duyulmayacaktı. Bir konutun peyzaj düzenlemesinde, kullanıcının yazın gölgeden ve hava akımından en iyi şekilde faydalanabilmesini hedeflemek de artık anlamsızdı çünkü mekanik donanımlar, iç mekanı tasarımdan tamamen bağımsız hale getiriyor ve iklimlendirebiliyordu. Müteahhitler ise, bu yeni teknolojinin gereksizleştirdiği bazı yapısal bileşenleri kullanmayarak, yaptıkları bu tasarruf sayesinde merkezi iklimleme sistemlerinin masrafını karşılayabildiklerini keşfetti. Bütün bu koşullar, “modern ev” tasarımının yapay iklimleme sistemleriyle birlikte –ve aynı zamanda bu sistemlere bağımlı olarak- geliştiği bir dönem başlattı. Böylece savaş sonrası dönemin mimar ve müteahhitleri, büyük pencereleri, sürgülü kapıları ve dikdörtgen formlarıyla yeni “çiftlik evleri” yarattı.
Ofis binalarının iklimleme sistemleri için birer “uygulama laboratuvarı” haline gelmesi ise, 1901 yılında New York Stock Exchange Binası ile başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan mekanik soğutma sistemleri, geleneksel konstrüksiyon kuralları ile ısıtma ve soğutma yöntemlerinden kurtulmanın birer simgesi olarak görülen “cam cepheli gökdelenler”in oluşmasını sağladı. Yükseklikle doğru orantılı olarak arttığı için çok katlı bina yapımını engelleyen rüzgar hızı, artık bir risk faktörü değildi. Buna ek olarak, iklimleme sistemleri kullanılmaya başlanmadan önce ışıktan maksimum oranda yararlanabilmek ve doğal havalandırmayı sağlayabilmek amacıyla, T, H ve L biçiminde tasarlanan ofis binası kat planları, artık bu zorunluluk tarafından şekillenmeyecekti. Böylece yapay iklimleme sistemleri, kent yaşamıyla birlikte yapıların planlarını ve cephe tasarımlarını da değiştirdi.
Oscar Niemeyer ve Le Corbusier tarafından tasarlanan “Scheme 23/32”nin çıkış noktasını oluşturduğu Birleşmiş Milletler

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on Temmuz 18, 2008 by in doğa, enerji, KÜLTÜREL; DOĞA, yerküre.
%d blogcu bunu beğendi: