SATICI

SaticiWordPress.com

CUMA NAMAZI


CUMA NAMAZI


(CUMUA suresi 9. ayet):

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.





Bazı kendini bilmez,cahil veya kasıtlı müsteşrikler bu ayetleri yanlış yorumluyarak eleştirirler.Halbu ki hüküm gayet açıktır.Ayrıca açıklayıcı sahih hadislerde mevcuttur.Fıkıh ise zaten son noktayı koymuştur.
  1. Cuma.namazın adıdır,günün değil,gün ise Cuma vaktinden ve cuma namazından adını alır.
  2. Peygamberimiz hutbe okurken cemaattan alış -veriş için dışarı çıkanlar vardı.
  3. Allah onları kınamakta ve kesin emrini iletmektedir.
  4. Namaz esnasında alış veriş yapmak haramdır.
  5. Namaz hutbe ile başlar.iki rekat namaz kılmakla biter.
  6. Bu durumun daha hayırlı ve faydalı olduğunu Allah bildirmektedir.

______________________________________________

(CUMUA suresi 11. ayet):

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha yararlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


Bir insanı Allahın kınamasından daha kötü ne olabilir?.Rızkı veren Allahdır.İbadeti Emredende Allahdır.Hangisinin hayırlı olduğunu belirtende Allahdır.Emre ancak müslümanlar riayet ederler.

____________________________________

CUM’A NAMAZI

Cum’a günü öğlen namazı vakti içinde bir hutbeden sonra cemaatle ve cehren kılınan iki rekat farz-ı ayn namaz.

Cum’a Arapça bir isim olup, “toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk” anlamlarına gelir. Sözlükte cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekat farz namazın da adıdır. Cum’a gününe, müslümanların ibadet için mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir (Zebidî, Tâcu’l-Arüs, V, 306; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 97, 98).

Hafta günlerine İslâm’dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum’a gününe “yevmu’l-arube” denirdi (Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Süheylî’ye göre bu isim süryânîce olup “rahmet” manasına gelmektedir. Cum’a’dan sonraki günler de “şeyar: cumartesi”, “evvel: pazar”, “ehven: pazartesi”, “cebar: salı”, “debar: çarşamba”, “mûnes: perşembe” idi. Araplar’da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum’a adını veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dedelerinden Ka’b İbn Lüeyy’dir. İbn Sîrîn’den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum’a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine’de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn’in rivayeti şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret etmeden ve cum’a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum’a namazı kılmışlardı.” Ensâr: “Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah’ı zikredelim; şükredelim.” dediler. Bunun üzerine: “sebt: cumartesi günü yahudilerin, ahad: pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube: günü yapalım.” demişlerdi. Bu suretle Es’ad İbn Zürâre’nin yanında toplandılar, Es’ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana “cum’a” adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum’a ayeti nazil oldu (Cum’a Suresi, 62/9)

İbn Hazm da: “Cum’a ismi, İslâmî olup, İslâm’dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından “cum’a” ismi verilmiştir.” der. İbn Huzeyme’nin Selmân-ı Fârisî’den yaptığı bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.s.) Selmân’a: “Selmân, sen Cum’ayı ne zannediyorsun?” diye sorunca o da: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) “Senin atan Âdem (a.s.)’in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi.” buyurmuştur. Ebu Hüreyre’den rivayet edilen başka bir hadiste de: “Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a günüdür: Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet’e girdi, yine o gün Cennet’ten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cum’a günü kopacaktır.” buyurulmuştur. (Müslim, Cumua, 5) Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır: “..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin. “

İbn Hacer’e göre Cum’a Mekke’de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke’de Cum’a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum’anın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke’de Cum’a için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivayeti de bu görüşü desteklemektedir: “Rasûlullah (s.a.s.), hicret etmeden önce Cum’a namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke’de Cum’a kıldırmaya gücü olmadı. Onun için, daha önce Medine’deki müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e mektup yazarak: “Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a iki rekat (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” (Suyütî, ed-Dürru’l-Mensûr, VI, 218, Dâre Kutnî’den naklen: İbn Sa’d, Tabakat, III, 118). Mus’ab (r.a.)’ın Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, oniki idi.

İbn Hacer’in Cum’a namazının Mekke’de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum’a namazının kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum’a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren (el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde bulundurabiliriz.

Diğer taraftan Cum’a namazının farziyetini bildiren ayet (Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine’de ve Hicret’ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde, ilgili âyet daha sonraları Medine’de nazil olmuştur. Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.

Cum’a’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin merkezinde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri üzerine Cum’a namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine yakınında bir yerde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı söylenebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kıldırdığı ilk Cum’a namazı, Ranuna’ denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi*nin temelini attı; sonra Cum’a günü Medine’ye gitmek için yola çıktı. Benu Sâlim yurduna gelince Cum’a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cum’a namazıdır. Cum’a’yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine haricinde ilk Cum’a namazı kılınan yer de Bahreyn’de “Cevâsa” da Abdi Kays Mescidi’dir.

İslâm’da Cum’a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum’a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre’den Allah Rasûlû’nün şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. ” (Buhârî, Cum’a, 1; Müslim, Cum’a hadis no: 856. Müslim’in lafzı az farklıdır).

Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Cum’a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur. ” (Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)

“Her kim Cum’a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum’a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur’ân-ı dinlerler. ” (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)

Cum’a namazını terk edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler varid olmuştur: “Birtakım insanlar ya Cum’a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar. ” (Müslim, Cumua, 12, hadis no: 865)

“Her kim önemsemediği için üç Cum’a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. ” (Ebû Davûd, Salât 210)

“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. ” (Buhârî, Cumua, 6)

Cum’a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum’a sûresinin dokuzuncu âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Cum’a günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmağa koşun; alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. “

İbn Mâce’de mevcut Hz. Câbir (r.a.)’den rivâyet edilen şu hadis, Cum’a’nın farziyyetinin sünnetle delilidir:

“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tövbe ediniz. (Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek suretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. (Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de (Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki: Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe edinceye kadar. Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul etsin. Şunu da biliniz ki: Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. (Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min bir kimseye imam olmasın. ” (İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no: 1081).

Hz. Peygamber’in Benu Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum’a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi olduğu söylenir. Bu mescide sonradan “Mescid-i Cum’a” adı verilmiştir. Cum’a âyetinin Mekke’de nâzil olduğu da ihtimal dahilindedir. Peygamber (s.a.s.) Cum’a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından yaptığı üç ayaklı minber, mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum’a hutbelerini okumuştur. Yeni minber gelip de Peygamber (s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak “Cizu’n-nahle” adıyla meşhur olmuştur.

Peygamber (s.a.s.) camiye girince, cemaata selam verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa “Celsetu’l-istiraha” denir. Bilâl ezan okumağa başlar; bitirince, Peygamber (s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra iki rek’at olarak Cum’a namazını kıldırırdı. Cum’a namazının ilk rek’atında ekseriyetle Cumu’a sûresini ve ikinci rek’atta da Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum’a namazında toplandığı için, Cumu’a sûresini okumakla, onlara cum’a’nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek’atta A’lâ ve ikincide de Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.

Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında bu şekilde Cum’a namazı kılındı ise de; Halife Hz. Osman (r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikâmet ettiği gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı. Bu ezan Zavra’da okunuyordu. Hz. Osman’ın okuttuğu bu ezan (dış ezan) diğer memleketlerde de okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu’l-Melik de bu dış ezanın hariçte, mesela Medine’nin Zavra’sı gibi şehrin ortasında okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını emretti.

Böylece kitap, sünnet ve icmai ümmet ile sabit olan Cum’a namazı gücü yeten ve şartları kendinde bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rek’at olan Cum’a namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek’at olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret şartlarından başka Cum’a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.

Cum’a Namazının Farz Olmasının Şartları

Cum’a namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından “kapalı anlatım (mücmel)” özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet, hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi “Namazı benim kıldığım gibi kılınız” (Buhârî, Ezan, 18; Edeb, 27) buyurmuştur.

Câbir b. Abdullah’ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti:

“Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır” (Ebû Dâvud, I, 644, H. No: 1067; Dârakutnî, II, 3; Bağavî, Şerhu’s-Sünne, I, 225) Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir:

A) Erkek olmak: Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez (es-Serahsî, II, 22, 23; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, I, 591, 851-852).

B) Hür olmak: Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum’a günü öğle namazını kılmaları yeterlidir. Cum’a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı (mükâteb) kölelerle, kısmen azad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum’a namazı farz olmayan köle esir veya mahkumlar her ne sûretle olursa olsun, Cum’a’yı kılmış olsalar, sahih olur.

C) Mukîm olmak: Yolcuya Cum’a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.

D) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere Cum’a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum’a’yı kılarken onların güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar, vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle Cum’a namazına katılırlarsa yeterli olur (es-Serahsî, II, 22, 23; İbnü’l-Humam, Fethu’l-Kadir, I, 417)

Ayrıca, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum’a namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup camiye götürecek kimsesi olursa, Cum’a’yı kılması İmam Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre farz olur. Üzerlerine Cum’a namazı kılması farı olmayan müslüman kimseler, Cum’a’yı kılmaya imkan bularak kılsalar, vaktin farzını eda etmiş olurlar, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum’a namazı kılmaları farz olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınıyor ise, öğle namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.

Cum’a namazının sahih olması için gerekli şartlar (edasının şartları)

Kılınan bir Cum’a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

A) Cum’a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması

Bu şart, bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cum’a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm (ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.(Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No: 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm’dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî’den nakletmiştir; İbnu’l-Hümam, a.g.e., I, 409).

Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:

Ebû Hanife (ö. 150/767)’ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed (ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.

İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel (ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum’a namazı farz olur (es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I, 259; el-Cezerî, Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Mısır (t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire (t.y.) I, 81).

İmam Mâlik (ö. 179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum’a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:

1) Ebû Hüreyre (ö. 58/677), Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e Cum’a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız olunuz, Cum’a namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.

2) Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720), komutanı Adiy b. Adiy’e yazdığı mektupta, (ahalisi) “çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince: orasının halkına Cum’a namazı kıldıracak bir görevli tayin et” demiştir.

3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum’a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).

4) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum’a namazının Bahreyn’de “Cuvâsâ” denilen bir köy (karye) de kılındığını söylemiştir (Buhârî, Cum’a, II, (I. s. 215); Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., I, 409)

Cum’a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:

1) Hz. Ömer’in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum’a namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum’a namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.

2) Ömer b. Abdülaziz’in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.

3) Kendilerinde Cum’a kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvasâ” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy (karye)” olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar (Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas’ın sözünde, Cüvâsâ için, “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu Kur’ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf, 43/31). Âyetteki “iki köy (karye)” den maksat Mekke ile Tâif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-Kura (köylerin anası)” adı verilmiştir (Şürâ, 42/7). Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre: hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî (ö. 490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “şehir (mısr)” kelimesini kullanır (es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir (Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)

Ebû Bekir el-Cassâs (ö. 370/980), “Eğer Cum’a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi” der ve Hasan’dan, Haccac’ın şehirlerde Cum’a’yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder. (el-Cassâs, Akhâmu’l-Kur’ân V, 237, 23 8)

İbn Ömer (ö. 74/693), “Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir” derken, Enes b. Mâlik (ö. 91/717), Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet eder ve Cum’a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum’a’yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. (el-Cassâs, aynı yer)

Uygulama örnekleri:

a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum’a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.

Hz. Âişe (ö. 57/676)’den, şöyle dediği nakledilmiştir: “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye Cum’a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi” Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum’a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum’a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum’a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar’a, Medine’de Cum’a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine’ye iki mil uzaklıktadır.

b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum’a’lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir (büyük yerleşim merkezi)” olmayı Cum’a’nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum’a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum’a’nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum’a İslâmî prensip ve emirin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. (es-Serahsî, a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., II, 51)

Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.

a) Şehir ve kasabalar:

Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi (kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde” yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “musallâ (namazgâh)” denen yerlerinde Cum’a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır (İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.

b) Şehir hükmünde olan yerler:

En büyük mescidi, Cum’a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tarifine de uygun düşer (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.

B) Devletin İzninin Bulunması

Cum’a namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.

1) Hanefilerin görüşü:

Hanefi hukukçularına göre, Cum’a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer’den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir: “Kim Cum’a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin” (İbn Mâce, İkâme, 7 8) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O’nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. (Mecmau’z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum’a’nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum’a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cum’a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum’a’dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum’a’nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.

Ancak yöneticiler Cum’a’ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum’a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da Cum’a namazını kıldırmıştır. (el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)

Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum’a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri Cum’a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar” (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 4 8)

Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum’a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, “ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen” Cum’a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, “imam yoksa Cum’a namazı kılamazsınız” demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.

İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum’a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: “Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir: Cihad’tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât’ın toplanması, hudut (şer’i cezaların tatbiki) ve Cum’a’ları kıldırmak.” ifadeleri ise hadis değildir. Fethu’l-Kadir’de (II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî’ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da “Fıkhu’s-Sünne” adlı esrinde (1, 306) bunun aynı şekilde Hasan’ü’l Basrî’ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.

Veliyyü’l-Emr yoksa

Veliyyü’l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm’ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü’l-emr’i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani müslümanların İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle böyle bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum günümüzün müslümanlarına; İslâm’ın öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip olmadığımıza göre, kıldığımız Cum’a namazının hükmü nedir? Diye başlayan ve onun etrafında dönüp dolaşan diğer bir takım soruları daha sordurmaktadır.

Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım:

Bu konuda İbn Nüceym der ki:

“Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin (Cumu’a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir.” (İbn Nuceym, el-Bahrü’r-Râik, II, I55).

Buradaki: “zaruret dolayısıyla caizdir” ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum’a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin varolmaması hallerinde de bu zaruretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi bir durum yoktur. Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik eden hâkim) ile halifenin varlığı, İslâmî hükümlerin yürürlükte olmasının en belirgin gerekleri ve dışa yansıyan yönleridir. Bunların varolmamaları halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde uygulanabilmeleri sözkonusu değildir. Şayet bu durum, Cum’a namazını kılmamayı gerektirecek bir hal olsaydı, İbn Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim: “Zaruret dolayısıyla caizdir” gibi bir ifade kullanmaz, “Cum’a namazı sâkıt olur” demesi gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan yönetimlerin çatısı altında bulunulan hallerde söz edilmezdi.

>>>>>


CUM’A SÛRESİ

Kur’an’ın altmış ikinci suresidir. Medîne’de nazil olmuştur. On bir âyet, yüzseksen ketime, yediyüz harften ibarettir. Fâsılası “mîm” ve “nûn” harfleridir. Sure, adını dokuzuncu ayetinden almıştır.

Saff suresinden sonra nazil olmuştur. Aynı surenin ele aldığı konulara temas etmekle beraber, çok değişik konulara da değinmekte; başka bir üslûp kullanmakta ve yepyeni bir tesir meydana getirmektedir.

Sureyi üç ana bölümde incelemek mümkündür:

Birinci bölüm; kâinatta bulunan her şeyin durmadan Allahu tesbih ettiği gerçeğini ifade ederek ve Allah Teâlâ’yı, surenin konusuyla derin alâkası bulunan sıfatlarla niteleyerek başlıyor:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi; Melik, Kuddûs, Azîz, Hakîm olan Allah’ı tesbih eder. ” (1)

Burada; “Melik” sıfatından sözedilmekle, Allah’ın, her şeyin mâliki olduğu, O’nun mülkünün dışında hiç bir şeyin olamıyacağı vurgulanmakta; aynı zamanda yahudilerin, yalnızca kendilerinin Allah katında makbul insanlar olduğu yolundaki iddiaları reddedilmektedir.

Rasûlullah (s.a.s.), cuma günü hutbe okurken, bazı müslümanların Allah’ı anmayı bırakarak ticaret kervanını karşılamaya gitmeleri, “Kuddûs” sıfatı zikredilerek kınanmakta; “Azîz” sıfatı zikredilmekle de hiçbir kimsenin O’nu mağlup edemiyeceği hatırlatılmaktadır. “Hakîm” sıfatı ise, ümmîler arasından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderilmesi münasebeti ile zikredilmektedir.

“O’dur ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen ve onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen. Halbuki onlar daha önceleri gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydiler.Onlardan başkalarına da ki, henüz onlara katılmamışlardır. Ve O, Azîz’dir, Hakîm’dir. ” (2, 3)

Müslümanların Medine’ye hicretlerinden sonra karşılaştıkları problemlerden biri de yahudiler idi. Yahudiler, kendilerinin Allah’ın seçkin kulları olduklarını, olsa olsa peygamberliğin yahudilerden birine verilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ayrıca Arapları küçümsüyor, onları okuma yazma bilmez cahiller (ümmîler) olarak tavsif ediyorlardı. Nitekim aynı şeyleri hakaret maksadıyla Hz. Peygamber için de söylüyorlardı.

Sure, yahudilerin bu tür itirazlarna cevap vermeyi hedef edinmiştir. Aslında peygamber hangi kavimden çıkarsa çıksın, din düşmanları onu ve ondan dolayı aralarından çıktığı kavmi karalayacaklardı.

Yahudiler son peygamberin aralarından çıkmasını ve bütün ayrılıkları gidererek kendilerini birleştirmesini, zilletten sonra yükseltmesini bekliyorlardı. Bunun için de Araplar’a galip geleceklerini iddia ediyorlardı. Ama Allah’ın hikmeti, bu son peygamberin, yahudilerin dışında, ümmî bir kavim olan Araplar’dan gelmesini gerekli kıldı. Çünkü, surenin ikinci bölûmünde geleceği gibi Allah; yahudi ırkının özelliğini kaybettiğini ve beşeriyeti yönetecek kabiliyetini yitirdiğini, artık bu kutsal emaneti taşıyamayacak hale geldiğini ezelî ilmiyle biliyordu. Sıra bu davayı üstlenebilecek başka bir kavme gelmişti. Yahudilerin ümmî’ diyerek küçümsedikleri bu milletin “ümmî” bir ferdi, risalet görevini üstlenecekti. Nitekim bu mübarek zatın atası İbrahim (a.s.) de aynı bölgede, Kâbe çevresinde ilâhî daveti, oğlu İsmail (a.s.) ile birlikte yapmış ve:

“Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlar kıl! Soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster; tövbemizi kabul buyur. Çünkü tövbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak sensin.” (el-Bakara, 2/127,12 8)

“Rabbimiz! İçlerinden onlara Senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu Azîz ve Hakîm olan ancak Sensin. ” (el-Bakara, 2/129).

Burada sûredeki, İbrahim Peygamber’in sözlerini hikaye ederek belirttiği: “İçlerinden onlara Senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir Peygamber gönder. ” ifadeleriyle, ilâhî takdir ve tedbir uyarınca, bu davet de yeryüzünde gerçekleşme imkânı bulmuştur.

Allah’ın; bu apaçık gerçekleri ihtivâ eden kitaba ehil olmak üzere “ümmî”leri seçmesinde; aralarından bir peygamberi göndermesinde ve böylece o peygamberin kendilerini “ümmî”likten çıkarıp Allah’ın âyetlerini okur ve yazar hale getirmesinde; durumlarını değiştirip bütün yeryüzünde ayrı bir hüviyete sahip kılmasında insanlara lütfu ve ihsanı açıktır.

“Onları temizleyen… ” Gerçekten peygamberin yaptığı şey, tam anlamıyla onları temizlemekti. Onları şirkten çıkarıp tevhîde; batıl düşüncelerden sıyırıp sağlam bir akideye; faizin ve haram kazancın pisliğinden arındırıp helâl kazanca eriştiriyordu. “Kitabı ve hikmeti… ” öğretmekle onları “ehl-i kitab” yapıyor; böylece onlar güzel ölçülere sahip oluyorlar, yaptıkları şeylerde en doğru işi yapıyor, en doğru hükmü veriyorlardı.

“Halbuki onlar daha önceleri apaçık bir sapıklık içerisindeydiler. ” Putlara tapar, ölü eti yer, her türlü hayasızlığı yaparlardı. Güçlü olan zayıfı ezer, hak hukuk gözetmezlerdi. Bu cahilî yaşantılarına rağmen, yüce Allah, bu davanın en güvenilir taşıyıcılarının onlar olacağını biliyor ve aralarından “ümmî” bir peygambere bu akîdenin tebliği görevini veriyordu.

“Onlardan başkalarına da ki, henüz onlara katılmamışlardır. Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir. ” (3).

“Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Ve Allah büyük lütuf sahibidir ” (4)

Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu kutsal görevi, yalnız kendi çağı ve kendi çevresi içinde sıkışıp kalmaz. O’nun çağrısı evrenseldir; zaman bakımından da kıyamete kadar sürecektir. Ve kendisinin vefatından asırlar sonra da nice insanlar O’nun bu Çağrısıyla temizleneceklerdir. Şüphesiz bu, Allah’ın bir lûtfudur.

Allahu Teâlâ, Medine’deki İslâm cemâatına ve onlara bağlı olarak daha sonra yetişecek müslümanlara bu lütfu hatırlatmakta, bu emanete seçilişlerindeki ihsanı bildirmekte, kendilerine kitabı okuyan, onları temizleyen bir peygamberin gönderilişindeki nimeti bildirmektedir.

Surenin ikinci bölümü, yahudilerin Allah emanetini taşımak hususundaki vazifelerinin son bulduğunu; çünkü bu emaneti ancak canlı, uyanık, şuurlu ve her şeyi ile kendini ona adayan kalblerin taşıyabileceğini ifade eden âyetle başlıyor:

“Kendilerine Tevrat yükletildiği halde onun gereğini yapmayanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür. Ve Allah, zalimler güruhunu doğru yola eriştirmez. ” (5).

Tevrat’ı yüklenip de gereğini yapmayanlar aynen akîde emanetini omuzlayıp sonra da onu yerine getirmeyenlere benzer. Bugün müslüman adını taşıyan fakat müslümanların yapması gerekeni yapmayan bir çok kimse aynı durumdadır.

“De ki; Ey yahudiler! Bütün insanları bir yana bırakarak yalnız kendinizin mi Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Bunda samimi iseniz, ölümü temenni ediniz. ” (6).

“Yaptıklarından dolayı ölümü katiyyen temenni edemezler. Ve Allah, zalimleri çok iyi bilendir. ” (7).

“De ki; Gerçekten sizin kaçıp durduğunuz ölüme mutlaka yakalanacaksınız. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah â döndürüleceksiniz. O size neler yaptığınızı haber verecektir. ” (8).

Allah’ın dostları olduklarını iddia etmelerine rağmen, bu meydan okuma karşısında sessiz kalmayı tercih edecekler. Çünkü Peygamber’in ve getirdiklerinin doğruluğunu bilmektedirler. Dua edecek olsalar, akibetlerinin Cehennem olacağından çekinmektedirler. (Ahmed b. Hanbel, I, 248).

Yahudiler hakkında bu söylenenler, hiç şüphesiz onların durumuna düşen Müslümanlar için de geçerlidir. Bu sebeple surenin sonlarına doğru hitap Müslümanlar’a yönlendiriliyor ve Cum’a namazına çağırıldıklarında namaza koşmaları, o sırada alış-verişi terketmeleri, ancak namaz bittikten sonra tekrar ticarete dönmeleri isteniyor. Çünkü yahudilerin haktan uzaklaşmalarında en büyük âmil, maddî menfaatlerini her şeyin üstünde tutmalarıdır. O halde Müslümanlar bu noktada dikkat etmeli ve yahudilerin düştüğü akibete düşmemeli; Allah’ın emirleriyle maddî kazançları karşı karşıya geldiğinde, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi öne almalıdırlar.

İşte surenin üçüncü ve son bölümü de cum’a günü ve namazı ile ilgilidir:

“Ey iman edenler! Cum’a günü namaz için çağrıldığınızda hemen Allah’ı zikre koşun ve alışverişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. ” (9)

Burada, müslümanlara, Cuma ezanını duyar duymaz her türlü çalışmayı ve alış verişi bırakmaları emredilmektedir.” Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” denilmekle, Müslümanlar’ı, cazip olan alış veriş meşgalesinden daha kârlı olan Allah zikrine teşvik etmekte; böylece onları terbiye ve disipline etmektedir.

“Namaz bitince yeryüzüne dağılın. Ve Allah’ın fazlından isteyin. Ve Allah’ı çok zikredin ki,felaha eresiniz. ” (10)

Bu âyet de, İslâm dininin tek tarafa ağırlık verip dengeyi bozmadığı, aksine muvazeneyi her iki dünya için dengelemeyi amaçladığını ispat etmektedir. Gerçi insan geçim peşinde koşarken de Allah’ı anabilir, hatta geçim için yaptığı faaliyeti ibadet haline getirebilir. Bununla beraber tam anlamıyla samimi bir zikir, mükemmel bir feragat ister. Bu da, kısa bir müddet de olsa, dünya meşgalesini zihinden atmakla olur.

“Onlar bir ticaret veya bir oyun ve eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler. De ki; Allah’ın katında olan, oyun ve eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. ” (11)

Cabir (r.a.) der ki: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile namazımızı kılarken birden yiyecek mal taşıyan bir kervan çıkageldi. Herkes ona koştu. Peygamberin yanında, aralarında Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)’in bulunduğu oniki kişiden başka kimse kalmadı. Bunun üzerine yukardaki âyet nazil oldu.” (Buhari, Tefsîr Sûretü’l-Cum’a; Müslim, Tefsîr)

Âyet-i Kerîme bize; Rasûlullah (s.a.s.)’ın işinin ne kadar zor olduğunu ve ashabın hangi terbiye aşamasında bulunduklarını beyan etmekte, dolayısıyla Allah yolunda çaba harcayanların, çalıştıkları kimselerde bu tür eksiklikleri gördükleri zaman, bunları nasıl gidereceklerini öğretmektedir.

Halid ERBOĞA

Ş.İ.Ansiklopedisi

________________

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on Haziran 29, 2008 by in cuma.
%d blogcu bunu beğendi: