SATICI

SaticiWordPress.com

İSLAM’IN İNSANI

 

İSLAM’IN İNSANI

Kuşkusuz İslam, insan içindir…

”Nasıl bir insan?” sorusunun en doğru cevabı da İslam’dadır… İnsan olmanın yoludur, İslam. 

Vahyin amacı kendi insanını inşa etmektir… Bu insanın tanımını yapan Kur’an’dır… Bu konuda mükemmel ve mübeccel model Hz. Muhammed’dir… Çünkü o, üsve-i hasene (en güzel örnek) olarak sunulmuştur… Bu sunumun toplumsal karşılığı; ilk Kur’an nesli olan, Ashab-ı Kiram’dır…

O vahiy ki, daha ilk günden bedevilerden medeni, haramilerden sahabi çıkardı… Eşkıyadan evliya olur mu, diye sormayınız… Bunun cevabı Asr-ı Saadette de, sonrasında da mevcuttur…

Toplumsal vahşeti vahdet iklimine dönüştüren vahiydir…
Böyle olduğu içindir ki, Muhammed İkbal bunu şöyle ifade ediyordu:

”Yol kesenler, Kur’an’ı okuyup öğrenince yol gösterici oldular.”

İlahi vahiy, insan fıtrat ve hayatının bütün cepheleri ile ilgilenir… Akıl, ruh, kalp, beden, evren, eşya, toplum her şey vahyin kapsam alanındadır… Biz ancak vahyin ışığı ile varız… O ışık kesildiği anda her şey karanlıklara boğulur gider…

Vahyi hayatınızdan çıkarırsanız geriye kalan sadece bir ”hiç” tir… Veya buna ”ot” gibi yaşamak da diye biliriz…

Vahiy dışı tüm yaklaşımlar insanı iki helakten birine sürükler:

1- Mağdub(Gazaba uğramışlar)… Dünyevileşenler, çamurlaşanlar… 

2- Dallin(Azıp sapmışlar)… Ruhbanlaşanlar…

İşte insanın hüsranı yani harcanma süreci böyle işliyor… Unutmayalım ki; insanın denge ve düzeni vahiydir… İç dengesi bozulan insan, yeryüzünde bir  ”bozguncu” ve ”kan dökücü” olarak ortaya çıkar… Vahiy ”ruh”un sukûnudur… Ruhun isyanını başka türlü bastıramazsınız… Ruhu kirlenen insan evreni de kirletir…

Kur’an’la kontrol edilmeyen ”kuvvet” zulüm ve şer aracıdır…

Vahyin ışığına kendini kapatan ”akıl” karanlıklarda sürünmeye mahkumdur…

Vahiyle test edilmeyen ”bilgi” insana bela olarak dönecektir, bir gün…

”Kalp” vahiy terbiyesine tabi değilse fitne ve fücür yatağı olmaz mı?

”İrade” vahyin muradına uygun seyretmiyorsa sonuç, sapkınlıktır…

Vahye muhatap olanlar ve vahiyle mutabakat sağlayanlar ancak mutlu olabilirler… Ancak burada kast edilen mutluluk, daha rahat bir yaşam, daha çok refah ve konfor anlamında değildir… Bunları aşan özgürlük, adalet ve hakkaniyet içeren bir hedeftir…

Vahyin indiriliş amacına baktığımızda ilk etapta şu üç hususla karşılaşıyoruz:

1- İnsanın Allah ile olan ilişkisini düzenler… Buna uluhiyet ve ubudiyet diyoruz… Kulluğu sadece Allah’a tahsis etmek… Halis bir kulluk… İbadete layık tek mabud Allah’tır…

”Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”  (Zariyat-56)

İslam, insanı önce Rabbi ile buluşturdu… İman, ittika, ihlas ve ihsan zemininde…

Önemli olan ”O’na kul olmak”tır… Yani ”Abdullah” kalabilmektir… Tabii ki, parçalı, pazarlıklı, pespaye bir kulluk değil… Teslimiyet, tevekkül ve itaat içeren, bütüncül bir kulluk… İnsan iç dünyasındaki zulmü, cehaleti, fücuru aşıp teslim olabiliyorsa, insan olmanın erdemini de yakalamış olur… Allah kendisine teslim olanı, kimseye teslim etmez, onu onurlu ve özgür kılar… Allah meleklerin teslimiyetini öne çıkarmıyor, onlar zaten isyan etmezler… İnsanın teslimiyetini önemsiyor…

Allah katında en değerli olanlar, şüphesiz Allah’ın yasalarına uyanlardır… Yasaları kendilerine uyduranlar değil… İlahi sınırları umursamayanlar da, değil… Bu hükümleri  okuyup uyuyanlar hiç değil…

Allah’ın emirlerini tartışan, tartan, öteleyen, erteleyen değil, ”işittik ve itaat ettik” diyenler, işte bunlar, kulluğun hakkını verenlerdir… Yüce bir hakikatın yeryüzüne hakim olması için kendilerini ortaya korlar… İbadet işte budur…

Mümin her işte Allah’ı hesaba katandır… Canının istediği gibi değil, Rabbinin istediği gibi yaşayandır… 

Allah bizi nasıl görmek istiyorsa sadece, öyle olmak… Nerede durmamızı, Nereye yürümemizi emrediyorsa bunu atlamamak… İlahi sınırı ihlal etmemek…

Olmamızda, ölmemizde, ömrümüzde, özümüzde yüzümüzde, sözümüzde O’na yönelik olmalıdır… Zaten iman, hayatın bütünüyle Allah’a yönelmesi değil miydi?

Bu durumda; istiane(yardım isteme) makamı denilince… İstiaze(sığınma) mercii denilince… İstimdad(medet umma) mevkii denilince hemen Allah akla gelir…

Tevhid bilinci ile hakikatin şahitliğini sürdürmek ise, Allah’ın hakimiyet ve velayetinde karar kılmakla mümkündür…

2- Vahiy insanın insan ile ilişkisini belirler… Bunun ihsan ve adalet temelinde gerçekleşmesini ister…

”Şüphesiz ki Allah, adaleti, ihsanı(iyiliği), akrabaya yardımı emreder…” (Nahl-90)

İslam vahşet ve cehaletin üzerine rahmet ve adaletle gitmiştir… Müminlerde hakeza, alemlere rahmet olan Hz. Muhammed(sav) in ümmeti olma vasıfları ile çağlarına rahmet taşıyanlardır…

Evet, Rahman’ın kulları, yeryüzüne rahmettir…

O Müminler ki, çoraklaşan ruhlara, çölleşen yüreklere rahmet yağmuru olup tüm zamanlara yağı verirler… Onların geçtiği topraklarda bir filizlenme beliriverir… Musab’ın Medine’ye yağması gibi…

Tefrika, taassub ve bağyin üstüne vahdet, uhuvvet ve ahlâkla gidilir… Vahyin insanı, tek ümmet olmanın verdiği bilinçle sınıfçı, ırkçı, vatancı, mezhepçi, kavmiyetçi, uluscu sapmalardan beridir…

Vahiy ”ben”lerimizi ”biz” yapmak için gelmiştir… Bencilliklerimiz, cimriliklerimiz vahiy potasında eridikçe, safi ”biz” olduğumuz görülecektir… ”Biz” ruhunun benliklerde galebe çalması lazık ki, bireyselleşmenin önüne geçmek mümkün olsun…

Birey sadece kendisi içindir… Ötekisi ile sürekli çatışma halindedir… Birey asıl olunca hiç bir şey uğrunda kendini feda etmeye değmeyecektir…

İslam bu anlayışı yıkmak için gelmiştir… Müminlere şu misyonu yüklemiştir:
”Siz insanlar için çıkarılmış, hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız…” (Ali İmran-110)

Cehalete, gaflete giriftar olmuş bir toplumun her ferdi için ıstırap duyarsınız… Nesillerin yozlaşma, çürüme ve kokuşması karşısında onları kurtarmak için can havliyle çırpınırsınız… Çünkü, dünyada var olmanın anlamı, sorumluluk duygusu ile toplumsal bozulmaya müdahale etmektir… Evet, vahye şahitlik, ciddi bir yükümlülük ve açık bir sorumluluk yüklüyor…

Mümin olmak zulme, isyana, sömürü ve yabancılaşmaya karşı hakikatın ve adaletin ifadesi olarak durmak demektir…

3- İlahi vahiy insan evren ilişkilerini tanzim eder…
Yerde, gökte her şey insanın emrinde… İnsanda Rabbinin emrinde, olacak… Rabbani düzenleme bunu öneriyor:

”O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen topluluklar için bir takım ibretler vardır.” (Casiye-13)

Bu boyun eğişe teshir diyoruz… Evren insanın istifadesine sunulmuş, teshir gerçekleşmiştir, insana düşen ise teshir edene teslim olmaktır… Kainatı insanın tasarrufuna musahhar kılan Allah, bunun karşılığında şunu istiyor; emanete ihanet etmeyiniz…

Emaneti yüklenen mümin, dünya ile ilişkilerini de bu bilinçle belirleyecektir… Bu durumda, dünyanın ”içinde” bulunan mümin, kendisi dünya ”için” olmayacaktır…

Dünya onu alçaltmak için kuşatmaya yeltense de, o dünyayı merdiven edip ”edna” dan ”aksa” ya uzanacaktır… Esfelden eşrefe kanatlanacaktır… Çivisi çıkmış bir dünyaya çivilenip kalmayacaktır…

Vahiy, kendini dünya ile sınırlayan insanı müteal olana taşımak için vardır…

Müminler şunu çok iyi bilirler ki,  biz bu dünyaya ne gölgelenmek için, ne de göbeklenmek için gönderilmedik, ulvî bir görevle görevlendirildik… Bu yaklaşımdan hayatı ve dünyayı önemsemediğimiz, anlamı çıkmaz… Bilakis bu tutum, ilahi hikmet ışığında yeryüzünü imar ve inşa etmeye aday olduğumuzu ilan etmektir. Sefer görev emrine muhatap kılındığımızı fark etmektir…

Artık biliyoruz ki, sonsuz yaşama kıyasla dünya yaşamı bir provadır… Sınırlı, sonlu bir hayatı, sonsuz esenliğe tercih edilecek değil ya! Yine dünyada hoşumuza giden evler, birer makettir… Kalıcı konutların cennetle iskan olunduğuna yakînimiz var…

Böylesi bir tercihe gidebilen bir mümin de bulunması gereken özellikler nelerdir? Veya Kur’an’ın portresini çizdiği mümini tespit etmek gerekmez mi? Ya da hangi vasıflar ind-i İlahi de insanın yüzünü ağartacaktır?

Kur’an’ın bizden istediği ilk şey; katıksız, kuşkusuz ve kusursuz sahih bir imandır…
İman, sadece kuru bir iddiadan, boş bir temenniden ibaret değildir… İman hayata anlam katan canlı bir unsurdur… Mümin; imanın emrettiği gibi yaşayandır…

Allah’a iman eden kişi, hayatında komple Allah’ın boyasını kuşanır… Beşeri, cahili, kavmi, milli boyalar devre dışı kalmaya başlar… Vahiy o şahısta ete, kemiğe bürünür, imanın nasıl müşahhaslaştığına tanıklık ederiz…

Artık o mümin şunlardan uzaktır… Şirkle uzlaşmaya, tağutla barışmaya, zulümle antlaşmaya ”La” demiştir… Batıla sonuna kadar muhaliftir… Peki kime yakındır?

”Bir olan”a… ”Birlik” olana… ”Birr” de bulunana…

Sureti haktan görünüp, hakka asla ihanet etmez…

Müminin rengi bellidir… Renkten renge girmediği gibi, renksizleşmez de…

Müminin çizgisi bellidir… Zikzaklardan uzak, ilkeli ve kararlı bir duruşu vardır…

Eğilmeyen, ezilmeyen, erimeyen bir duruştur…

Hayatındaki başka çizgilerin üstünü çizer, geriye tek bir çizgi kalır… O da; Hududullahtır…

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on Ocak 27, 2008 by in DİNİ BİLGİLER.
%d blogcu bunu beğendi: